30 Haziran 2015 Salı

Aşk ve İlişkiler (1)





Aşk…

Sen içinde havai fişekler patlatıp, insanın kalbini ritim bozukluğuna sokar, sonra da hiç bir şey olmamış gibi çekilirsin…

İçinde havai fişekler patlarken inanmadığı her şeye tekrar inanmaya başlar insan… Yer çekimi ona artık işlemiyormuş da havada süzülüyormuş gibi olur… Trafik de, İstanbul’un keşmekeşi de, bütün süregelen problemler de vız gelir… Başka bir frekanstan, paralel bir evrenden yayın yapıyor gibi olur… Gerçeklik algısı dağılır ve her şeyin “mümkün olduğu” o alana girer.
Ta ki, büyü bozulana kadar…
Oysa bir bilse; büyü bozulsa da, âşık olunan kişi tahtından devrilse de, aşk daim olan…

İşte böyle âşık ola kırıla bir sürü arkadaşım, danışanım var benim aşka inancını yitiren, artık hayalindeki adamın/kadının var olmadığını düşünen. Ben de bir zamanlar aralarındaydım. Her el ele gördüğüm çiftin bir gün ayrılacağına inandığım bir dönem yaşadım. Kendi deneyimlerimin hayal kırıklıklarıyla sonuçlandığı ve çevremde benim aradığım gibi samimi, sevgi dolu, kavgasız-gürültüsüz ilişki örneklerine  çok fazla rastlamadığım için de umudumu yitirmek hiç de zor olmadı. İnsan aşka olan umudunu yitirince fena kararıyor ortalık… En azından benim için öyle olmuştu. Birçok şey anlamsızlaşmış, hayatın zevki kaçmıştı.

Sonra anladım ki…
Ben o adamı ararken, esas adamımın aradığı kadın olmalıymışım…
Kolay da değilmiş o süreç…

Eşim Çağrı hayatıma işte bu aşka, sevgiye, ilişkilere inancımı yitirdiğim, o zor dönemlerde girdi. Çağrı o zamana kadarki sevgililerimden çok farklı olduğu için hiç şans bile vermedim. Sonra o, sabrı, yaşama olan derin inancı ve anlayışı, güçlü karakteri, dürüstlüğü ve espri yeteneğiyle çaldı benim kalbimi. İki çok farklı insan, birlikte bir yolculuğa başladık. Farklı insanların bir arada olması kadar zor bir şey yok. Bir sürü ego savaşını sevgiye teslim ederek arkanızda bırakmanız gerekiyor. Bana sorarsanız; cicim aylarını geçtikten sonra, ikili ilişkiler en zorlu kişisel gelişim süreci. Suçlamayı, yargılamayı, karşındakini değiştirmeye çalışmayı bırakıp; dinlemeyi, anlamayı, empati kurabilmeyi, konfor alanı dışına çıkmayı gerektiren zorlu bir süreç.

Bu süreçte, Çağrı bana, ben de ona sevgiyle ilgili o kadar çok şey öğrettik ki; bu yazımda sizlerle bir ilişkinin devam etmesi için nelerin öncelikli olduğunu, naçizane kendi deneyimlerimden yola çıkarak paylaşmak istiyorum.


  • Her şeyden önce, güzel ve uyumlu ilişkiler de -tıpkı önceki yazılarımda  yazdığım mutluluk gibi- kendiliğinden seyretmiyor. Nasıl edebilir ki? İki farklı kişi bir yaşam kurmaya çalışıyor. Mehmet zeytin sever, Ayşe peynir… Ali yüksek sesle konuşur, Veli sessizlik sever. Ufak da olsa bu farklılıkları ilim ilmek dokumak, birbirini kırmadan özenle işlemek ve orta yolu bulmak gerekiyor. “Ruh eşim” dediğimiz kişilerle bile bir süre sonra ters düşüyoruz. Ters düşmek sorun değil. Çünkü hiç bir ilişki, göründüğü kadar müthiş değil. Her ilişkinin iniş-çıkışları, engebeleri var. Önemli olan o engebelerin her iki tarafın iletişim yeteneklerini kullanarak nasıl aştıkları…

  • Uyumlu bir ilişki yaratmak için en önemli unsurlardan biri, kendini sevmek ve iyi-kötü her yönüyle olduğu gibi kabul etmek. Bu, karşınızdakini de olduğu gibi sevmenizi ve kabul etmenizi kolaylaştırır. Kendi ihtiyaçlarınızı karşılamaz, kendinize sevgi ve özen göstermezseniz, sevgilinize nasıl göstereceksiniz?  

  • İğneyi kendinize, çuvaldızı sevgilinize batırın: Bahsettiğim üzere, cicim aylarını geçince, hiç bir ilişki mükemmel değil. Ama mükemmelleştirilebilir. Yolunda gitmeyen herhangi bir konuda suçlamaya ve saldırıya geçmeden önce sorulacak en zor ve doğru soru “ben nerede hata yaptım?”dır.

  • En ufak problemde kaçıp gidip vaz geçmeyin. Bu, benim yaptığım bir hataydı. En ufak bir sorunda, pürüzde terk edileceğim korkusuyla hemen “ayrılalım o zaman” derdim. Ufak sorunlarda ayrılmak yerine birleşmeye odaklandığınızda, aranızdaki bağı sağlamlaştırırsınız.

  • İlişkilerde gözlemlediğim, ilişkiyi uçuruma yuvarlayan en önemli konulardan biri, çiftlerin birbirlerini artık dinlememeleri. Erkekler kolaylıkla kadınlara hakaret ederek kalplerini kırıyorlar. Ve o kalbin bir araya gelmesi öyle zor oluyor ki… Oluyor mu onu da bilmiyorum… Kadınlar ise başkalarının yanında erkeklerini rahatlıkla yerip, eleştirebiliyorlar. Bu da bir erkeğe yapılacak en son şey olmalı… Böyle bir-iki derken, artık kimse birbirini dinlememeye başlıyor. Saygıyı kaybedince o ipler ya kopuyor, ya da ilişki hastalıklı bir hale dönüşüyor. Siz de ilişkinize bir göz atın. Her şeyden önce ne kadar yıpratıcı olduğuna, bu ilişkiye devam etmek isteyip istemediğinize karar verin. Sonra devam etmek istiyorsanız, birbirinizi kırdığınız zamanları oturun yazın. Birbirinize neye ihtiyacınız olduğunu sorun. Belki iki taraf da birbirinin ihtiyaçlarından bihaber? Acaba onun hangi duyguları hissetmeye, neleri duymaya, neleri duymamaya, neleri görmeye ve nasıl dokunulmaya ihtiyacı var?

  • Birbirinizi serbest bırakın. En sık rastladığım şeylerden biri de, eşlerin birbirlerini fazla sıkboğaz etmeleri ve birbirlerine yaşama alanı tanımamaları. Bunu yapıp da mutlu olan bir çift görmedim. Çiftler her şeyi birlikte yapmak zorunda değiller. Farklılıklarını da onurlandırmak, her iki tarafı da rahatlatır, ortak kararlar almayı kolaylaştırır. Uzun vadeli ilişkiler ve evlilikler, çoğu zaman öğretilenin aksine, her zaman “biz” diyerek değil, zaman zaman “ben”, zaman zaman “biz” diyerek ilerliyor. Kendinize vakit ayırmadan, farklı yanlarınızı bastırarak ve onlardan vazgeçerek de olmaz.
   
Haftaya ilişkilerle ilgili yazı dizime devam edeceğim.
Size bu hafta, sağlam temellere dayanan, sevgi dolu ilişkilere uyandığınız ve bunu yaratmak için emek sarf ettiğiniz harika bir hafta diliyorum! :)


13 Haziran 2015 Cumartesi

Tepenin Arkasındaki Mutluluk (3)



Mutluluk, mutlu insanların başına tesadüfen  gelmiyor. Emek, çaba ve düzenli disiplin gerektiriyor.
Son bir kaç yazımda bahsettiğim mutluluk, sürekli olarak iyi şeylerle karşılaşmak, hayatta bütün istediklerinin olması, başına ters bir şeyin gelmemesi demek değil. Burada anlattığım mutluluk, esasında yaşamın matematiğini ve yasalarını anlayıp, bütün bu olan biten karşısında sarsılmadan kalabilmek.

Mutlu doğsak bile, o sade mutluluk hali, zihindeki düşüncelerle, egomuzun yüksek sesiyle bozuluveriyor belli bir yaştan sonra. Olumsuzluğu üzerimizde daha uzun süreler taşımaya başlıyoruz. Bazı geceler uykularımız kaçıyor… Varoluşumuzun çocuksu gerçeği, unutkanlığımız sonucu bir süreliğine yüreğimize gömülse de, bulup çıkarmak için cesur bir emek sarfedenlere tekrar aşikar oluyor… Doğdukları günden beri onların en doğal hakkı olan…

Çünkü o doğal hal, sadece unutkanlığımızdan dolayı, hırsın, gerekliliklerin, bize hayatla ilgili yalan yanlış öğretilenlerin, korku ve olumsuzluğun yarattığı zihinsel kaosta derinlere gömülse de, asla yok olmuyor…  

O mutluluğu yakalamak, kendinin (duygu ve düşüncelerinin) farkına varmak, zihinsel döngüleri kırmak, kendini olumsuzluktan arındırıp, özgürleşmekle mümkün. Cesur bir emek diyorum, çünkü konfor alanınlarını seçerek, her gün aynı davranış biçimlerini kanıksamış ve değişime kapalı bir ruh haliyle o yere varılmıyor… Yapmadıklarını yaparak, söylemediklerini söyleyerek, kendine koyduğun limitleri aşarak oluyor ancak… Sınırsızlığı fark ederek…

“İnsan hayatındaki en önemli kazanım, ruhunu iyi veya kötü kutupluluğundan özgürleştirme sanatıdır.” Pisagor

Mutluluk formüllerine kaldığımız yerden devam edecek olursak;

  • İyi-kötü; güzel-çirkin; doğru-yanlış olarak gördüğünüz her şeyi olduğu gibi görmeyi denediniz mi hiç? Bu etiketleri koyan zihnimiz. Oysa olan bitenin hepsi, bize bilgi vermek, hayatı öğretmek amacıyla karşımıza çıkan veriler.

  • Filmlerde küllerinden doğan karakterleri hayranlıkla izliyoruz. Başımızdaki her "problem" bizi küllerimizden doğurmak için. Bu noktayı  çoğunlukla atlıyoruz. Problemlerinizin içinde kaybolmayın. Değişmesi gereken her neyse değiştirin ve korkusuzca bir sonraki etaba geçin. Hayat sizi tutacak. Hayata ve kendinize güvenin.
  • Yaşamak için bir amacınız var mı? Hayatının anlam taşıması insanı dinç tutar,
içini mutlulukla doldurur. Duygusallaşıp, işler yolunda gitmediği zaman kolay kolay vazgeçmez. Yıkılmaz. Kendinize yaşamınızı daha anlamlı kılacak hedef(ler) belirleyin. Onlara doğru cesaretle koşun.

  • Kendini seçerek, başkalarının ne dediğine, ne düşündüğüne, ne istediğine çok mu fazla takılıyorsunuz?  
Başkaları, sizin hakkınızda konuşsa, sizin için iyi olacağını düşündükleri bir şeyler istese bile; bu istekler, onların gerçeklerinden yola çıkarak haritalanmıştır. Birincisi, onların yaşamlarına bir göz atın; kendinize kurmak istediğiniz yaşam onlarınkine benziyor mu? İkincisi, siz onların istediklerini yaptınız diye onlar mutluluğu yakalayamayacaklar. Yani, onların sizin için istediklerine takılmak, dinlemek ve yapmak, ne sizi mutlu edecek, ne de onları...
  • Yılda kaç kere konfor alanınızı kendi arzunuzla terk ediyorsunuz?
Konfor alanı demek sınır demektir. Sınırlarınızın dışına çıkıp kendinize meydan okuyor musunuz? “Yapamam” dediğiniz şeylerin bir listesini çıkarın. Özellikle de yapmak isteyip de “yapamam” dediklerinizden başlayarak, kendinize meydan okuyun. İnsan, konfor alanının dışına çıktıkça, kendine koyduğu sınırları aştıkça mutlu olan bir varlık.

  • Sizi neyin mutsuz ettiğini tam olarak biliyor musunuz? Bu konu son derece yüzeyde olabileceği için, biraz daha derinlerde de olabilir. Cevabı kendi kendinize bulamıyorsanız, güvendiğinbir yaşam koçuyla çalışmanızı öneririm.
  • Yardım ediyor musunuz? Yardım etmek ve faydalı olduğunu hissetmek, en doğal, en temiz mutluluklardan biri değil mi? Bir ağaç dikmek, bir hafta sonunu huzurevinde geçirmek, bir çocuğa yardım eli uzatmak…
Hayata verebileceğinizin en iyisini verin. Ondan sonra, onun zaten size en iyisini vereceğine ve bunu hak ettiğinize inanın.  

  • Hırs, kin, nefret, kıskançlık gibi zehirli duygulardan kalbinizi arındırın. Bu
duygular sağlığınızı tehdit eden, hem sizi hem de çevrenizi zehirleyen duygular.
 
  • Kendinize bir şükran listesi yapın. Yüreğinizi minnetle doldurun.
Şükredecek o kadar çok şeyimiz var ki… Bazen sevdiklerimizle geçirdiğimiz bir saat bile bir lüks   olabiliyor, bazense ağrısız bir gün…



Tepenin Arkasındaki Mutluluk (2)

“Aslında o efsanevi “sonsuz mutluluk”, birleşme yolunda yürürken, varlığın kutsal bilgisini derin derin içine çektikçe, aşkın acziyeti önünde egonun kara duvarları yıkıldıkça, yavaş yavaş üstüne siniyor insanın… Kendi gerçeğinin peşini asla bırakmadıkça… Sahte kimliklerinden soyunup, gerçek kimliğine yanaştıkça ve orada varlık buldukça…”



Seminerlerimde, “hayattan ne bekliyorsunuz?” sorusunun cevabı çoğunlukla, “mutluluk”, “sağlık”, “huzur” oluyor. Sonra başarı ve para takip ediyor. Sahi, bizim için “bir beklenti”den ibaretse mutluluk, ne yapabiliriz onu arttırmak ve beslemek için?

“Mind Body Green” sitesinde, Shannon Kaiser’in kaleme aldığı “Mutlu insanların 7 Alışkanlığı” çok severek okuduğum bir yazıydı. Bu yazıyı kısaca özetlemek gerekirse, mutlu insanlar, kendilerini ve kendi ihtiyaçlarını ön plana alıyorlar, (ki bu bazen egoistçe bir davranış gibi algılanabilse de, uzun vadede, başkalarına el uzatma ve yardım etme güçleri katbekat artmış oluyor); yaşamın geçiciliğini kucaklayarak bırakılması gerekenleri zamanı gelince bırakabiliyorlar; hayallerine inanıyor ve cesurca tutkularının peşinden koşuyorlar; hayata cömertçe yaklaşıyor ve parayı dünyalarının merkezi haline getirmiyorlar (çünkü verdikleri kadar kendilerine geri döneceğinin bilincindeler); kimseye kendilerini beğendirmeye çalışmıyorlar; reddedilmeyi kişisel algılamıyor, onları daha iyi şeylerin beklediğine inanıyorlar ve insanları yargılamadan, herkesi eşit görüyorlar.

Mutluluk, aslında günlük bir alıştırma, kendimize öğretebileceğimiz bir zihin durumu  bana göre. Tıpkı kilo vermek gibi… Nasıl kilo vermek isteyince egzersiz yapmamız, yediklerimize dikkat etmemiz gerekiyorsa;  uzun soluklu mutluluğu yakalamak için de benzer şekilde, mutlu olmayı kendine öğretmek ve her gün pratik etmek esas olan...

Mutluluk, başımıza gelen bir şey değil de; öğrenilebilecek ve pratikle arttırılabilecek bir şeyse, mutlu insanların çoğu zaman tesadüfen mutlu olmadığını, bunun için emek sarf ettiklerini rahatlıkla görebiliriz. Tıpkı formda ve sağlıklı olan insanların çoğunun bunun için zaman ve emek harcadıkları gibi…

Sizlerle bu hafta hem deneyimlerimden yola çıkarak, hem de gözlemlediğim kadarıyla mutluluk üzerine fark ettiğim bazı noktaları paylaşacağım.

  • Şikayetlerin yerine çözümleri koymaya odaklanmak.

Tüm şikayetçi olduğunuz konuların bir listesini yapın. Karşılarına da ne kadar süredir bu konudan şikayetçi olduğunuzu yazın. Sonra kendinize sorun, “bu kafa haliyle, yarı hasta mı yaşamak istiyorum, yoksa problemlerime bir çözüm mü bulmak istiyorum?” Çözüm bulmak istediğiniz ve dikkatinizi çözüme yönelttiğiniz anda, bir şeylerin değişmeye, dönüşmeye başladığını fark edeceksiniz.


·       Hayata inanmak ve güvenmek.

İşler ters gittiğinde, aslında hayat bize yamuk yapmıyor. Ya görmemiz gereken bir şeyi yıllarca görmedik ve mesajı daha yüksek bir sesle veriyor, ya da ödememiz gereken bir bedel vardı, onu ödüyoruz... Gevşeyin. Hayat sizi çok seviyor. Hayatla dost olun. Onun tek istediği sizin gerçek mutluluğu yakalamanız... Bunun için de işaretler veriyor... Yaşamı dost alın yanınıza ve “neyi görmem gerekiyor?” diye sorun. Hayatla bu iletişiminiz cevaplara götürecek sizi...  

·       “Ben ne istiyorum?” “Neye ihtiyacım var?” sorularını sıklıkla kendine sormak ve aldığı cevapların gereğini yapmak.

Bu sorular, insanı kendine döndüren kilit sorular. Çoğu zaman gerçekten neye ihtiyacımız olduğunu dinlemeden, haldır haldır koşturuyoruz. Bu koşturmanın sonu, elbette başta yorgunluktan, devamında sürmenaja kadar gidebiliyor. Oysa bu sorular, bir durup, ihtiyaçlarınızı karşıladığınız takdirde, uzun vadede çok daha faydalı olmanızı sağlıyor...

  • Düzenli olarak meditasyon yapmak.

Uluslararası Yaşama Sanatı Vakfı’nın kurucusu ve dünyaca ünlü bilge Sri Sri Ravi Shankar "meditasyon, mutlu olma kararlılığıdır” diyor. Meditasyon, kendinizi dinleyip, daha kolay duymanıza, kendinizle ilgili pek çok şeyi fark etmenize ve kolayca değiştirebilmenize yardımcı olur. Meditasyonla, zihninizi dinlenmeye alırsınız. Bu da sonuç olarak zihnin konsantrasyonunu ve odaklılığını arttırır. Düşüncelerden arınmış, dinlenmiş, rahat ve kolayca odaklanabilen bir zihin, mutlu bir zihindir.

·       Yeniliklere ve eleştirilere açık olmak. Düzenli olarak kendini dönüştürmek.

Dikkat ederseniz, “bu benim yapım” diyerek stabil kalmayan, kendini yenileyen ve sürekli olarak geliştiren insanlar ruhen yaşlanmıyor.

Kalbinizi, her sabah içinizden yeni bir siz yaratmak için açın. Çocuksu bir merakla, kendinizi yenileyin. En sık aldığınız eleştirileri dikkate alarak başlayabilirsiniz mesela...

·       Gönlünü şen tutmak.

Etrim Köyü’nde Ummuhan Teyze’yle, halı dokuyan Ayten hakkında konuşuyordum. “Ne kadar dinamik, ne de güleryüzlü” dedim Ayten için. Ummuhan Teyze, “67 yaşında o”, dedi, “torunlarını evlendirecek haftaya. Ama gönlü şendir onun. Genç durur.” dedi...

  • Sağlığa özen göstermek.  

Zihin, beden ve ruh sağlığını korumak, sağlıklı beslenmek, düzenli egzersiz, yoga, nefes ve meditasyonu yaşamınıza katmak, yaşam enerjinizi ve yaşamınızın kalitesini arttırır. Yüksek enerji, yaşamınızın yönünü mutluluk istikametine çevirir.  

  • Korku, endişe, kıskançlık, hırs, umutsuzluk gibi olumsuz duyguların
yaşamınızın kontrolünü ele almasına izin vermemek, cesaret ve kararlılıkla yürümek

Hepimiz gün içinde pek çok olumsuz duygu yaşıyor, hissediyoruz. Fakat önemli olan bu duyguların bizi ve hayatımızı ele geçirmesini ve kendini zavallı gibi görmeyi önlemek.

"Morrie ile Salı Günleri" Mitch Albom'un; hastalığıyla başa çıkarken,  mutluluğundan, motivasyonundan ve verimliliğinden ödün vermemeye kararlı Morrie'nin (gerçek) hikayesini anlattığı kitabı. Okumanızı ya da filmini izlemenizi öneririm.  

Mutluluk, insan sağlığını çok önemli ölçüde etkileyen, son derece kilit bir konu... Gerçek anlamda zihin, beden ve ruhumuzu sağ ve sağlıklı tutmak istiyorsak, mutlu bir yaşam sürmeye odaklanmalıyız. Hem, pozitif insanlarla çevrili olmaktan zevk almıyor muyuz çoğumuz? Kim sürekli şikayet eden, stresli ve olumsuz kişilerin yanında uzun süre vakit geçirmek ister ki? Mutlu bir yaşam hepimizin en doğal hakkı elbette... Türkiye’nin ise mutluluk anketlerinde ön sıralarda olduğu pek söylenemez... Hatta tam tersi, bir hayli gerideyiz... Mutluluk da kendimize öğretebileceğimiz bir zihin hali olduğuna göre, haftaya da mutlulukla ilgili tüyoları yazmaya devam edeceğim...



Tepenin Arkasındaki Mutluluk (1)



Yaz başlamak üzere… Baharla birlikte, kışın ağırlığından silkelenip, hareketlendik çoğumuz… Tam da şu an, doğanın da uyanışıyla birlikte, kendimizi dönüştürmek, yolunda gitmeyenleri elemek, mutluluğu beslemek, olumsuz duygu ve düşüncelerimizle vedalaşmak için de çok doğru bir zaman.  

Onun için ben de mutluluğu yazmak istedim bu hafta...

Çünkü her adımı onun için attığımız halde, mutluluğun yerinin bize yanlış tarif edildiğine inanıyorum ben... Hep objelerin ve olayların geçici heyecanlarına kapılarak, kimliklerimize kimlikler katarak, banka hesaplarımızı doldurarak mutlu olacağımızı sandık. Mutluluk hep bir tepenin arkasında oldu: “Şu da bir geçsin de… Çocuk okula girsin de, yok işler bir toplansın da, mezuniyeti de bir atlatalım da..." Hep peşinden koşulan ve asla varılamayan bir vadide kaldı "sonsuz mutluluk"... Anlık, ağzımıza bal çalıp kaçan ve bizi sonsuz varlığının oralarda bir yerde olduğuna inandıran bir serap gibi…

Edinmesi zor bir objeden bir başkasına koşarak aramamız istendi bizden onu… Edinmesi zor, kısıtlı  bir kimlikten bir diğerine koşarak… Titrlerimizin tanımladığı, kendimiz saydığımız varsayımlarımızı besledik, büyüttük… Arzularımızın çoğunu edindik, yenilerini yarattık… Bir türlü konamadık yine de o mutluluk vadisine… Hep bir şeyler eksik kaldı… Her şey akla yatkın bir tamlıkta bile olsa, hep bir boşluk vardı…

Bir sürü maskelerimiz oldu... Bir ya da birçok  yanımızı sakladık. En çok da o boşluktaki, en savunmasız, kırılgan tarafımızı…  Kendi kendimize kaldığımızda, samimiyetle, sevgiyle bizimle konuşmaya, bizden istediklerini aktarmaya çalışan…

Belki de sırf bu yüzden, kalamadık pek kendimizle başbaşa… Kalkıp başka şeyler yaparak oyalandık… Her şeyi değiştirmemizi isteyecekti çünkü bizden belki… Sağlığımızı, mutluluğumuzu, kendimizi geri alabilmek için, üzerine gerçekliğimizi kurduğumuz pek çok şeyin değişmesi gerekecekti…

Kurduğumuz düzeni bozmaktansa, “iyidir böyle…” dedik… Belki de sonra onu aramayı bile unuttuk…

Attığımız her adımı, aslında mutluluk arayışıyla atarken, o besleyip büyüttüğümüz kimliklerimizden soyunmak aklımıza bile gelmedi… Belki bir gün, o objeler ve kimliklerden sürpriz yumurtadan çıkar gibi çıkardı mutluluk… Kimbilir?.. Gerçek düşmanı, içerden besledik…

"Ha gayret şu da geçsin de, mutluluk o tepenin arkasında işte..." Ve o geçecek olan listenin sonu gelmedi hiç…

Aslında pek çoğumuz mutlu da hissetmiyoruz ya... "İyiyim"ler aslında, "kötü değilim", "normal olmayan birşey yok" anlamında. Yoksa, -bu en doğal hakkımızken- hangimiz bir çocuk kadar coşkulu uyanıyor ki?  "Kendimi harika hissediyorum; hergün, günün bana yapacağı güzel sürprizlere uyanıyorum; zinde, sağlıklı ve enerjiğim. İçimden şarkılar söylemek geliyor, yaşadığım her ana şükrediyorum" anlamında bir "iyiyim" değil bizimki...

Peki ne zaman yakalanır bu sonsuz mutluluk? Gökkuşağının ardında mı? Var mı ki? Yoksa anlık mı sadece?..

Bilge kişiler, mutluluğun, dışardaki koşullardan ziyade, içerdeki koşullara bağlı bir zihin durumu, bir iç hal olduğunu söyler. Yani kendi iç koşullarımızı düzenlemedikçe, evimizde yaptığımız dekorasyonu, kendi içimizde de yapmaya başlamadıkça, bu iş yaş… Şikayet ederek yaşamını devam ettiren bir insan düşünün.  Nerede ve hangi şartlarda olursa olsun, bir sebep bulacaktır şikayetçi olacak… Hayat geçerken, onunla nasıl dans ettiğimiz değil midir bizi koşulsuzca mutlu edecek olan? Kendimiz, yaşama yaklaşımımız, onunla olan iletişimimiz değil midir bizi ya vezir, ya rezil edecek… Bu yüzden de yaşama karşı tavrımızı, iç hallerimizi değiştirmeye başlamamız gerekmez mi her şeyden önce?.. Korkularımızın, endişe ve yakınmalarımızın eline teslim ettiğimiz hayatımızın dizginlerini elimize aldıkça o iç hal kurulmaya başlayacaktır aslında, daha önce değil…  

Mahatma Gandhi kendi koşullarında mutluluğu yakalamış mesela. “Le Fabuleux Destin d’Amélie Poulin” adlı filmde, başroldeki Amélie karakteri, aslında son derece sıradan görünen hayatının içinde ne kadar oyunbaz ve mutluydu... Onun hayata bakışı, o günü aydınlatıyordu adeta… Bu film, mutluluğun varılacak bir nokta değil de, bir iç hal olduğunu ne kadar da güzel anlatan bir film...

Mutluluğa kavuşmak istiyorsak, buna karar vermek zorundayız. Çünkü mutluluğumuz, içimizdeki iyi ile, kötünün savaşını, iyi olan yendikçe artacak ancak…

Bunun için dikkat edebileceğimiz bazı noktalar var elbette… Onları da önümüzdeki hafta uzun uzun anlatacağım… Siz de bu hafta, içinizi nelerin mutlulukla doldurduğunu sormaya başlayabilirsiniz kendinize…