27 Nisan 2017 Perşembe

Şu 'Mutluluk' Olayını Fazla mı Abartıyoruz Ne?

Babam, ruhaniyet, dinler ve kişisel gelişim konularına kafa yoruyor bu aralar. Bizim için ilginç bir hal… Babamı tanısanız, sizin için de ilginç olurdu. Evde maruz kaldığı on beş senelik ruhani titreşim onu da sarmalına aldı sanırım en sonunda. Sonu gelmez bir eşelemeye dalmış olması ve ara sıra bana ‘sen geçen gün tatsız uyandın, demek ki daha Muhammedi makama gelmedin’ gibi yorumlar yapması bizim için iyi mi oldu kötü mü oldu onu bilemiyorum, ama onun bu hali hoşuma gidiyor. Annemin sağlık sektörünü, eşimin dinde doğru bilinen yanlış ezberleri al aşağı eden, benimse bir empat bedeninin içinde, garipseyerek başladığım hayatımı ve onun da katkılarıyla daha başka bir gerçeklik arayışına girdiğimi anlattığım kitaplarımızı, çok kitap okuyuculuğuna ve acımasız yorumlarına güvenerek ilk ona okutmamızın da etkisiyle ‘bu konulara’ iyice maruz kaldı babam. Dün akşam bana ‘Arzu,’ dedi, bence ‘mutlu musunuz?’ diye değil, ‘huzurlu musunuz?’ diye sormalısın insanlara.

Bu konu üzerine düşünüyordum ben de bir zamandır. Aslında, yakın zaman önce bir arkadaşımın evinde düzenlediği yemekte, yeni tanıştığım birinin sohbet esnasında, ‘mutluluk bence biraz fazla abartılıyor’ sözleri üzerine başladı bu düşünce dizimim. O’na göre, Disney filmleri mutluluğa özendirmeye başlamış insanları. O, bunu söylemeden önce, tüm seminerlerimde ‘yaşamdan ne bekliyorsunuz?’ soruma aldığım en popüler cevaplar ‘mutluluk, huzur, sağlık ve para’ olmuştu. Mutluluğun ‘fazla abartıldığı’ düşüncesi kafamı pek meşgul etmemişti açıkçası. Hatta ve hatta öte kurcalamalarım sonucu mutsuzluğun da gerekli olduğu, mutsuz değilsek sanatın da ortaya çıkamayacağı düşünceleri beynimi tırmalamaya başladı. Fazla huzurlu ve mutlu bir ırk olmak işimize gelir miydi ki?

Kelimeler ve tanımlarının büyüsüne inanıyorum ben. Her bir kelime, bir düşünce kalıbı aslında. Bu kalıplar birleşerek bizim dünya görüşümüzü şekillendiriyor. Yaşam algımızı, bir sonraki davranışımızı, yaşam karşısındaki tutumumuzu, belirliyor. Bu büyünün peşine takılıp, önce ‘mutluluk’ ve ‘huzur’un sözlük anlamlarına bir baktım. Mutluluğun, Türkçe sözlükteki kelime anlamı : Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu, ongunluk, kut, saadet. Mutluluğu bu şekilde tanımladığımızda, insanoğlunun mutlu olabilmesi için özlemlerinin de olması gerekiyor. Arzular, özlemlerin peşinde koşup, onları elde ettik mi, bu mutluluk oluyor yani. Huzur kelimesi ise dirlik, baş dinçliği, gönül rahatlığı, rahatlık, erinç olarak tanımlanıyor. Yani bu durumda, bizim kültürümüzde mutluluk, dış etkenlere bağlı, huzur ise içsel bir hal olarak anlaşılıyor. Yani huzurunu çaba sarf ederek sağlayabilirsin belki, fakat mutluluğunun dışarıdan gelmesi gerekiyor. Bana sorarsanız, bugünkü genel mutsuzluğumuzu çok iyi açıklıyor bu anlayış. Özgür yaradılışlı olan insan, en doğal hakkı olan mutluluğu dışarıdan beklemek zorunda. Mutlu olmak için yeni özlemler üretmek ve onlara kavuşmak zorunda. Para, başarı, konum, prestij, tanınırlık, bilinirlik, seks, alkol, rock’n roll, özlemini duyduğu şey her ne ise. Sonu gelmez bir karadelik.


Bu şekilde baktığınızda, bizi mutluluğa ulaştıracak olan her şey, geçici ‘anlar’dan oluşmakla beraber, kalıcı bir mutluluk tarifi sözlükte yok.  Geçici mutlulukların yolu belli ama kalıcı olanın varlığından bile belki bihaberiz.

Kadim yoga öğretisi ise huzurun da mutluluğun da dışarıdaki koşullardan bağımsız bir iç hal olduğunu söylüyor. Bir Budist rahibe olan Gen Kelsang Nyema bir Ted konuşmasında ‘eğer huzurlu bir zihin durumuna sahipsek, dışarıdaki koşullardan bağımsız olarak mutlu olabileceğimizden, tam tersine eğer zihnimiz huzursuz ve çalkalanmış ise, dışarıdaki koşullar ne olursa olsun mutlu olamayacağımızdan bahsediyor. Yani bu tanımıyla, huzur da mutluluk da -içerde kilitli de olsalar- bizde. Kilidi açıp oraya ulaşmanın yolunu bilmiyoruz, o kadar. Derinlerde su var, ama kuyuya kovayı atıp su çıkaramıyoruz.

Eşime dün akşam ‘tasavvuf bu kavramları nasıl tanımlıyor?’ diye sordum. ‘Huzur ve mutluluk daha gündelik şeyler, tasavvufta bu ‘zevk hali’ olarak anlatılır’ dedi. Sadece var olduğun için duyduğun zevk… Huzur da bunun içinde, mutluluk da… Nefes aldığın, hayatta olduğun, sadece ve sadece var olduğun için zevk ile dolup taşmak. Orada huzur da, mutluluk da, ilham da var. Hem de tüm arzulardan bağımsız olarak. Peki kaçımız böyle bir halin ‘utopik’ olmadığından haberdar? Ve neden hayattan almayı umduğumuz zevki bir türlü bulamıyoruz dışarıda? Madem bizim en doğal halimiz bu huşu, neden bu en doğal halimiz bize yasak gibi? Bir anlığına hasbel kader kavuşsak bile neden ondan ayrılmak zorundayız? Neden bu hali yeşertmenin, yaşatmanın formülü bizden sır gibi saklandı?

(devam edecek…)  

24 Nisan 2017 Pazartesi

Hayat İşte...

Ortaokul ve lisede, bir türlü alışamadığım hayata prova olsun diye tiyatro yapardım. Çeşit çeşit ruhu taklit ederken onları anladığımı hisseder, her nevi insan tipiyle bedenimi, zihnimi ve ruhumu paylaşırdım. Bir olurduk. Onları çok sever, kulağıma fısıldadıklarını dinlerdim. Bazen çekilmez olsalar da, bir parçam olurlardı. Bazen acır, bazen de özenirdim onlara. Sahneye çıkmaya, oynadığım karakterlerle bağ kurmaya, hayatı onların gözünden görmeye aşıktım. Kendiminkiyle aram çok da iyi olmadığı için belki de…

Hangimiz zorlanmadık acaba hayata ilk fırlatıldığımızda? Kuru. Cansız. Soğuk soğuk. Vıcık vıcık hayata. Ama en nihayetinde bir yolunu bulduk işte idare etmenin. Hepimiz bu tuhaf aleme göre savunma mekanizmaları geliştirdik. Kimimiz, diğerlerimize göre daha başarılı olduk bu konuda. Onun için de ‘nasılsın?’ sorusuna cevabımız, ‘idare ediyoruz işte’ oldu genellikle… Gerçekten mutlu olup huzuru yakalayabildik mi bilmiyorum. Amaç da o değildi zaten. Okulda bize nasıl mutlu olunacağını öğretmediler. Karalayacak test kitapçıkları, çözülecek problemler, ezberleyecek müfredattan sıra mı kalıyordu bu ‘saçma sapan’, ‘romantik’ şeye? Aşkı beklerken mutluluğa kavuşacağımızı hayal ettik. Kariyer hedeflerimizi yazarken, başarı çıtamızı yükseltirken hep bir gün mutlu olacağımız hayallerine sarıldık. Sonra bir gün, dehşetle belki de asla mutlu olamayacağımızı fark ettik. İlaç sektörü bayram etti. Bu kuru, cansız, soğuk, vıcık yeri antidepresanlar şenlendiriyordu artık! Çok şükür antidepresan alma aşamasına gelmemişsek, hala gelecekteki ‘bir gün masalı’ bizi ‘idare ediyor’du. 

Çünkü biz, bize ezeli ebedi ait olan mutlulugun pesine düsmeyi çoktan unutmuştuk…

23 Nisan 2017 Pazar

Yazarlığa Dönüş

(English version will soon follow)

Çingene, yolda. Ben de yolunu gözlüyorum. Ne zaman çıkacağını sormayın, henüz hiçbir fikrim yok, ama çıkacak. :)) O dünyaya gelmek üzere kendi yolunu yaparken, ben de içimde gün geçtikçe büyüyen paylaşma isteğini içerde zor tutuyorum... Madem bu kadar heyecanlıyım, bloğuma yazayım, ufak ufak sızdırmaya başlayayım, dedim bugün. Bu da benim kendime 23 Nisan hediyem olsun!

*
Yazmaya ilk defa okuma yazmayı öğrendiğim zaman kuzenim Ceyda’yla, kırtasiyeye gidip birer günlük aldığımızda başladım. Günlük tutmama o ilham olmuştu. Şifreli kelimeler üretip, şifrelerin ne anlama geldiğini de günlüğümün arkasına yazmıştım, hiç unutmuyorum. Dondurma yemek; “dondon lungur”du mesela. Annemden gizli dondurma yemişsem keza, oraya şifreli haliyle yazıverir, suçluluk duygumu bir nebze de olsa bastırırdım. O günden sonra her gün ama her gün bir asker disipliniyle üniversiteye başlayana dek günlük tuttum. O kadar çok şey hissediyordum ki, ancak yazmak beni çözüyor, rahatlatıyor, tepişen duygularımı dizginlememe vesile oluyordu. Suçluluk duyuyorsam az biraz dindiriyor, acımı katlanılır bir hale getiriyor, beni günahlarımdan arındırarak vicdanıma yaklaştırıyor, toplum tarafından gözardı etmem beklenen ruhumla aramdaki bağı yitirmememi sağlıyordu yazmak. Yirmi kadar kilitli, kilitsiz, kokulu, süslü, püslü günlük durur tavan arasında. Dosya dosya da şiir vardır aralarında. Dönüp, bir kez bile tekrar okumadığım şiirler... İçimi bayan derslerde sıkıldıkça, tahta sıralara gömülüp, şiirler yazardım. Üniversite yıllarında yazmayı bıraktım. Hissetmeyi bırakmadım, yazmayı bıraktım. Yoga, meditasyon ve özbilgisiyle duygularımı kafakola almaya başlamıştım çünkü. Bir anlamda başka yollarını bulmuştum ibadet etmenin... Şimdi ikisini birleştirme vakti benim için.

*
Aşkla, hayranlıkla okuduğum, izlediğim, dinlediğim, dürüstlüğü, açıklığı ve kelimelerle sevişme sanatıyla kalbimi fetheden  o ünlü yazar Elizabeth Gilbert, ‘Your Elusive Creative Genius’ adlı Ted konuşmasında (izlemenizi tavsiye ederim), yazarların ilham perilerinden bahsediyor. Konuşmayı sizlere kısaca aktaracak olursam, Ye, Dua Et, Sev’deki başarısını belki de bir daha asla elde edemeyeceği ve en büyük başarısının artık geride kaldığı gerçeğiyle yüzleştiğinden ve bir eser meydana getirmenin tüm sorumluluğunu o eseri yaratana yüklemenin çok ağır olduğundan bahsediyor. Eski dönemlerde bu sorumluluğu eserleri yaratanların ilham perileriyle de paylaştıklarına inanıldığını anlatıyor konuşmasında. Sen her gün görevini yapıp, onlarla buluşmaya gidersen, birlikte işe koyuluyorsunuz. Artık o gün peri topallamışsa, ateşi çıkmışsa, tam performans sergileyememişse, ortaya çıkan eserde onun da sorumluluğu olduğundan söz ediyor Gilbert.  


Ben, üniversite yıllarıma dek perilerimle buluşmuş, üniversiten bugüne dek ise kendime düşen bölümü aksatmıştım doğrusu. O zamandan bu yana ortalıkta olmadığım için iletişemediğim ilham perilerimle birkaç sene önce kavuştuk ve ben de  yeniden yazmaya başladım. Ortaya ‘Çingene’ çıktı. (Aslında Gazete Sabun'da yazdığım sıralarda, biricik Zeynep Durul da onlarla iletişime geçmemi desteklemişti. Onunla başladı belki de bu süreç yeniden... Bir süre hayatın hengamesine kapıldım, güme gitti ama yakında ona söz verdiğim gibi devam edeceğim Sabun'da da yazmaya.) 

Yazmak sancılı bir süreç… Dur durak bilmeyen bir debelenme, aniden gelen ilhamlar kaçmasın diye yol ortasında telefonu tırtıkladığın için atlattığın ezilme tehlikeleri, kafanda sürekli dönen bir "ama bu hikayeden kime ne ki?" sorusu, yoğun duyguların etkisi altında yaratmanın getirdiği farkındalık sıçramaları ve eş zamanlı manik haller, sonu gelmez bir aşkla kelimeleri en ahenkli şekilde bir araya getirme telaşı... Hele Çingene doğarken, tüm yaşamım sızladı kalbimde. Hayata karşı olan tüm aşkımla yazdım onu. Tüm açık yürekliliğim ve tüm savunmasızlığımla. Çünkü en güzel olanın, o savunmasızlıkta olduğuna inanıyorum ben.


Çok sevdiğim yazar / konuşmacılardan (gerçek mesleği savunmasızlık araştırmacısı) olan Brené Brown şöyle diyor: “Hikayemizi, empati ve anlayışla karşılayan birisiyle paylaştığımız zaman, utanç yaşamına devam edemez." Hepimiz hayattan bir takım dersler alıyoruz. Aldığımız dersleri paylaşmak güzel tabii, ama pek çoğumuz gerçek hikayeyi evde uyumaya bırakıp sokağa çıkıyoruz. Oysa gerçekleri paylaşmanın yarattığı aidiyet aşkı değil mi tüm yaralarımızı saran? Çünkü gerçek şu ki; hepimiz yara aldık. Hepimiz hata yaptık. Halen de yara almaya ve hata yapmaya devam ediyoruz. Kimden, neyi saklayacağız ki? 

Çingene, benim yaralarımın, hatalarımın, sancılarımın ve onları deşip aydınlığa çıkışımın hikayesi oldu. O'nun için de çok sevdim Çingene'yi. Ama ben, oh canıma değsin ki, hata yapıp yara almaya, sonra da aydınlığa çıkıp o yaraları sarmaya, hissetmeye ve hayatı doyasıya, dolu dolu, bana tüm sunduklarıyla ve ona tüm sunabileceklerimle yaşamaya devam ediyorum. Onun için de kuvvetle muhtemel, Çingene'nin ikinci cildi de fazla vakit kaybetmeden doğacak... :)



22 Mart 2016 Salı

Aromaterapi 101




Aromaterapi ile maceram birkaç ay önce başladı. Aslına bakarsanız, biricik arkadaşım Merve Türkiye'de gazetecilik yaparken röportaj yaptığı bir aromaterapistten yıllar önce bahsetmişti bana. Ama o ara işin fasafisosu gibi gelmiş, bir kulağımdan girip, diğer kulağımdan çıkmıştı açıkçası. Yoga da pek çoğuna işin fasafisosu gibi geliyor, o yüzden anlıyorum. Fakat kulağa su kaçması iyi bir şey. Algıda seçicilik yaratıyor. Merve'min hayatıma kattığı onlarca güzel şeyden birisidir aslında Aromaterapi. Ancak her şeyin bir zamanı var. Birkaç ay önce arkadaşım Petra bizi havaalanından karşılamaya geldiğinde kokusu beni kendimden geçirdi. "Ne sürdün sen?" diye sorunca, "bilmem birkaç yağ sürdüm" dedi ve uçucu yağ koleksiyonunu kucağıma fırlattı. Paçayı o ara kaptırdım sanırım... Orada birkaç birşey ısmarladım. Sonra kitaplar aldım, okumaya başladım. 


Sonra İstanbul'a dönünce kimyasal ürünlerden, organik ve çok doğal gibi yapan paketli safsatalardan bana gına geldi; dedim "artık bulabildiğim kadar saf ürünle, yapabileceğim her şeyi elimden geldiğince kendim yapacağım." Yiyeceklerden, temizlik ürünlerine ve güzellik malzemelerine kadar...  Şimdi şekersiz çikolatamızı, granolamızı, bitki sütlerimizi, losyon ve kremlerimizi, yüz ve makyaj temizleyicilerimi, deodorantlarımızı, temizlik malzemelerimizi; her şeyi evde yapıyorum. Hatta bugün işi bir sonraki aşamaya taşımaya karar vererek iyileştirici formüller hazırlamaya başladım. 


Haftasonu bu girişimlerimi, okuma ve araştırmalarımı taçlandırmak üzere, yine bolca araştırdıktan sonra Kuzguncuk'ta bir aromaterapi kursuna katıldım. Çok da iyi araştırmışım; öğretmenimiz Aslı'yı da ürünlerini de çok sevdim. Siz de eğer safiyet arayışı içindeyseniz, hem ürünlerini hem de workshoplarını tüm kalbimle tavsiye ederim. (www.homemadearomaterapi.net) Sadece bu konuya hakim olması ve yaratıcı girişimciliği değil; aynı zamanda da samimi ve alçakgünüllü hali son derece etkiledi beni. Ne de olsa bugünlerde işini çok iyi ve sevgiyle yapıp; havalara girmeyen, keşfetmeyi ve öğrenmeyi sürdüren profesyonelleri bulmak zor. 





Öğrendiklerimin hepsini bir blog yazısına sığdıramayacak olsam da; birkaç bilgiyi paylaşabilirim sizlerle : 


- Aromaterapi, binlerce yıllık (nerden baksan 6000 yıl) iyileştirici bir bilim dalı. Özellikle de Ayurveda'da çok kullanılıyormuş. Evet, Hindistan'da ashrama gidince bol susam yağlı masajlar yaptırıyordum ama bunu hiç aromaterapiyle bağdaştırmamıştım doğrusu. Gül, misk ve amber kokuları da size Osmanlı'daki kullanımlarıyla ilgili fikir verebilir. :)) Ne derece yoğun kullanıldığından emin değilim halk arasında ama saray işini biliyormuş belli ki... 


- Şimdi bir uçucu yağlar var bir de bu uçucu yağları seyreltmek için taşıyıcı yağlar var. Uçucu yağlar tonlarca bitkinin sıkıştırılmasından ortaya çıktığı için, haliyle bir hayli yoğunlar. Yine de bence siz bu işi bilirkişisinden, Aslı'dan öğrenin. 


- Aromaterapi sadece spaya gidince ve masaj yaptırırken değil; evlerimizde de misler gibi kokup, kullanıp faydasını görebileceğimiz bir alan... Boğaz, nefes açıcı okaliptüs yağından, mışıl mışıl uyumak için lavantaya; hop enerjinizi yükseltmek için narenciyelerden sindiriminizi güçlendirmek ve başınız ağrıdığında şakaklarınızı ovmak için acı nane yağına; bağışıklığınızı yükseltmek için biberiyeden, cildinizi pırıl pırıl yapması için gül yağına kadar minik bir yanetkisiz ecza dolabı yaratabiliyorsunuz evinizde. 


- Aromaterapi yağları ilk bakışta biraz pahalı görünebilir fakat hem doğal oldukları için hem de fiziksel zihinsel ve ruhsal sağlığımız üzerinde son derece etkili olduklarından tercih etmekten hiç çekinmedim. Uzun vadede cildinizi iyileştirecek, bağışıklığınızı arttıracak ve pek çok alanda maliyeti düşürecekler çünkü. Hem de bu yağları en güzel şekilde kullanmayı öğrendikten sonra kimyasallarla dolu olan tüm temizlik ve güzelllik malzemelerinizi fırlatıp atabilirsiniz. Yok efendim neymiş, içinde pırlanta varmış... 


- Aromaterapi yağlarını tercih ederken en doğal ve saf olanını almalısınız. Taşıyıcı yağlarınızın soğuk sıkım olması gerekiyor.  


- Her uçucu (öz) yağın bir faydası var. Mesela, benim ilk sorum, "başlangıç için hangilerini almalıyım?" olmuştu. Arkadaşım Petra, "buradayken al, sonra İstanbul'da hepsini bulamayabilirsin. Çok alışacaksın, bu esanslar yaşıyor, senin bir parçan olacaklar" demişti. Haklı çıktı. Sonra sonra bir baktım minik minik ortaya karışık bir çoğunu almışım. Ama ilk alacaklarınız, lavanta, çay ağacı, limon, acı nane (peppermint) ve okaliptüs olabilir. Ruhsal ve meditatif bir şeyler arıyorsanız, günlük (frankincense) yağını tavsiye ederim. 




Bu uçucu yağların birçok faydası var. Hepsini yazmak sayfalar alır. Ancak başlıca faydalarını şöyle sıralayabiliriz:  


Lavanta: Rahatlatıcıdır, uyku ilacınıza alternatiftir. Cilde iyi gelir. Babaannem uyumadan önce yastığına sürer. 


Çay Ağacı (Tea Tree): Sivilceniz mi var, bir gıdım üstüne sürün, söner. :)) Sivrisinek mi ısırdı, üzerine sürünce kaşıntınız geçer. Antiseptiktir. Temizlik için harikadır. Enfeksiyonlara ve mantara iyi gelir. 


Limon: Enerji verir. Aktioksidandır. Soğuk algınlığına ve astıma iyi gelir. Mideye ve sindirime iyi gelir. Konsantrasyonu ve bağışıklığı arttırır. 


Acı Nane (Peppermint): Sindirime çok iyi gelir. Kas gevşeticidir. Antimikrobiyaldir. Baş ağrılarına birebirdir.  


Okaliptüs: Astım, boğaz ağrıları, soğuk algınlığı için harikadır. 







2 Mart 2016 Çarşamba

Being on the Road… (32) Venice & Santa Monica Picks

You can find a lot of organic, GMO-free "hip" delicacy places at Venice Beach & Santa Monica area but the real challenge is to find less pretentious, uptight places with generous portions...  

We chose to buy our food from Whole Foods & Trader Joe's mostly and cook at home during our last 10 day stay around the area. 

I created this list depending on my expectations of a good restaurant / bar / coffee shop. I don't mind paying for a really nice food; I am a foody after all. But I really regret it when the food is average, the service is comme ci comme ça, and the bill is greatly expensive for what I get. Around here people seem to have adapted it.  


Here is a list of my favorites in Santa Monica & Venice area : 


Do not leave Venice without: 


- Enjoying the healthy food at Café Gratitude (they are tasty, cosy and I like the service. if you are petite, you can be satisfied with their portions. if not, you'll keep ordering. and pay.) 


- Getting coffee at Groundworks (exceptional coffee; organic & fair trade) 



- Having brunch at Gjelina (pricy but a Venice experience, small portions, packed over the weekends, but I'd take it as a cultural experience haha) 

And other favorite pass-time picks at Venice Beach & Santa Monica Area : 


- Will Rogers Historical State Park Hiking Trail: (&other trails at Topanga Canyon)  Inspiring hikes. You must hike to the inspiration point, sit and meditate there for a while…  Also there are lots of trails you can take depending how much time you have. 


- Walk by the beach on the sand at sunset and stare at the infinity (I like that a lot) 


- Take a walk to Santa Monica Pier via Venice Beach festivities and stop by at Rusty's (a good old american/surfers pub -cosy and quiet unhealthy) 


- Take a walk by the Venice Canal Houses (this is a really nice walk) 


- Go to the Cows End Coffee, have coffee, get some sun, and spend time with the locals. They even have a reading spot upstairs. We really liked it here. 


- Visit East Wind Thai Vegan Restaurant on Lincoln Blvd. This restaurant has been like home to us. Reasonable prices, nice ambience, good food and service. 


- RIZE Thai Sushi on Lincoln is our happy hour favorite (everyday between 4.30 till 7pm they offer amazing wine & sushi. Nice ambience, food and service. 

- Trattoria at the Venice Pier A very cosy Italian restaurant. Good pasta, good wine and  their garden is nice, too. If you don't mind gluten, let them bring it on! 

- Fritto Misto is another cute little Italian place, really cosy. We had their lunch special on new years day, their split pea soup was really good. Asparagus ravioli was not the best I've ever had but it was also good. 


- Bowl Kitchen : (Vietnamese) We came here twice. One time we were really ill and their humongous vegetarian pho saved our life. Festive! 


- French Market Café (buy a groupon!!) for a French experience at Venice :D Usually restaurants and cafés around here are a bit uptight and food is microscopic: "LA style" This was nice, even though the owner seemed a little grumpy at first, he came over and asked how we were doing, it was kind of cute. 

- Bay Cities Italian Deli on Lincoln : We celebrated new year's eve with the little fresh, healthy appetizers we got from them and their Sandwiches are to die for! So good and fresh. Almost always packed. 


- Café K : I can tell, their sandwich was quiet good. 


Healthy, Vegan and Organic Picks: 

* Café Gratitude (just go in once. you will want to go again. they are good.) 
 


* Seed Kitchen a cute, healthy and organic & macrobiotic place for a casual lunch or dinner. It wasn't an unforgettable dinner but I liked them quiet a lot. 


* Satdha Plant Based Kitchen - Their food is delicious and service is nice but I found their portions to be too small. Still worth a try! 


* Mendocino Farms : Truly, really good sandwiches. I really like them. Cosy place. But it can be either a little cheaper or they can add a side with the sandwich. 


Never been but hip: 


* Venice Ale House the always crowded, organic, hip bar at the Board Walk (I kind of do regret that we didn't go.) 


* Plant Food and Wine (I get really cranky when the portions are small and I wasn't sure if that was the case. That's why I didn't go. Call it prejudice.)  

* True Food Kitchen Santa Monica - Their edamame dumplings and spaghetti squash casserole seem to be really good. As a health food enthusiast I'd go; but again, I get really cranky when the portions are too small. I wasn't sure, that's why I didn't go.

30 Ocak 2016 Cumartesi

Being on the Road... (33) The End of the Journey

People ask me if I am ready to be back. 

I am. 


I am ready to be back with a dash of excitement in my heart, with new self-sustainable living plans and with a restful soul. 

I don't tend to miss simit, Turkish tea and feta cheese while I am away. I miss the people who are waiting for me to come back. 


And when I am there, I miss the ones who are waiting for me to go back on the other side of the world... And yet, I will go again. With the longing gypsy in my heart, in search of the experience of the greater... 


To me, setting roots is to set roots in this earth. The more I get closer to Her, the more settled I become inside. 


From distance, you can look at your life from far away and realize how fabulous it is with all its ups and downs. You can appreciate more of what you already have and start wishing for less. 


This has been an unforgettable adventure. My soul filled with nature and inspiration, I breathed the air I deserved, I filled my lungs with the ocean and forests and remembered a lot of the things that I had forgotten. I found the island I wanted to settle in if I ever wanted to settle down... 

There is a traveler living within me. And that side of me almost never feels like she is leaving. 

And yet I will leave again. 
And my next destination will be the land that calls me the most. 

We shall see... 

20 Ocak 2016 Çarşamba

Being on the Road... (31) Kauai Island, Hawai'i

Kalalau Trail

Kauai, the island of likeminded, lighthearted, down to earth people. Here, being organic is not an option, it's a life style. This was what I have long been looking for. And for the first time maybe, I felt like I found a safe place where I could raise my kids just the way I want to... While it's still not for sure that we will ever bear children, my will to return to the island will remain. 


Our story of coming to Kauai has been very mystical. As if the land called and welcomed us. And now, all I can think of is to be back... It wouldn't happen if it wasn't my friend Petra. She heard my souls' calling. And she led our way towards this island. I am grateful. And even "grateful" is not enough to throughly translate my feelings. Mahalo! 


And A hui hu'o Kauai