11 Kasım 2012 Pazar

SABIR SERİSİ



SABIR SABIR YA SABIR!
Bir arkadaşım dün akşam aradı ve blogumu büyük keyifle okuduğunu söyledi. Çok hoşuma gitti. Yazmaya yeni başladığım için hem desteğe hem de her türlü eleştiriye ihtiyacım var. Serpilip daha güzel yazabileyim, değil mi?
Benden rica etti sabır üzerine de yazar mısın diye. Bizzat tezcanlı (!) yapıda biri olarak “hemen yazarım” dedim! J Sabır, benim de üstünde kafa yorduğum bir konu. Geçen gün çok güzel bir tweet okudum : “Tanrı’dan sabır isterseniz size sabır mı verir, sizi sabırlı kılacak sahneler mi yaratır?”
Sabrı benim kocamdan öğrenebilirsiniz. Yok adı Sabri değil. (Ay ne kadar bayat bir espriydi! Bazen tutamıyorum kendimi.) Ben de ondan öğreniyorum. Kocamın adı Çağrı.  Oturur ve saatlerce oturabilir öylece. Canı sıkılmaz. Kahve ister mesela. Sadece bir kere söyler, 1 saat sonra bile yapıp getirsem, oturur bekler. (Şimdi bazı feminist kesim celallenmiştir “kahvesini senden mi istiyor!?” diye, kahveler benden çaylar ondan, aramızdaki anlaşma böyle.) Çevresinde olup bitenler onu ne kadar rahatsız ederse etsin, şikayet etmez.
Kayınvalidem kadar olmasa da ben de “hemen, şimdi, hadi, çabuk!”çu yapıdayım. Neyse meditasyonlarım sağolsun biraz törpülendim ama tam değil. Çağrı ise sonsuz zamanı olduğunu bilerek yaşıyor. Doğru zamanda, en ideal, en hayırlı şekilde, acele etmeden. Zamanla yarışmadan, ona teslim olarak.
Zaman, bizim içinde yaşadığımız şekliyle lineer. Yani düz. Bir başı, bir sonu var. Oysa holistik olarak bakan gözden dünyada her şey “şu an”da oluyor ve bitiyor. Bir başlangıç veya bir son yok. Sonsuz başlangıç ve sonlar var. Bizim zihnimiz, at gibi ordan oraya koşturuyor. Oysa sonsuzlukta koşturmaca da yok. Bir yerden bir yere kavuşmaca da.
Ben kendime sabrı nasıl öğretiyorum biliyor musunuz? Hani çocuklar annelerini babalarını taklit ederler ya, ben de Çağrı’nın bayıldığım bu yönünü oyunbaz bir şekilde taklit ediyorum. Mesela birşeyi delicesine istiyorsam, “burda Çağrı nasıl yapardı?”, diye düşünmeye başlıyorum. Tam olarak onun gibi durgun olamasam da benim obsesimi kesiyor en azından. Obsesim kesilince de istediğim şey çabucak oluveriyor.
Sabretmeyi öğrenmek için en iyisi, kendinize sabırlı bir rol modeli bulmak. Ama merak etmeyin, yoga, nefes, meditasyon ve özbilgisiyle meditatif haliniz arttıkça, zihniniz biraz daha huzura kavuştukça, daha sabırlı olacaksınız.
Başka bir yol da sabırsızlığınızı kendinizden ayırıp onu gözlemlemek. Sabırsızlık darlık duygusu ve güvensizlikten kaynaklanıyor. “Hayata güvenmiyorum, bana herşeyi vermedi her zaman.” Uyanıp görmek lazım, şu anda gereken her şeye sahibiz. Ne eksik, ne fazla. Her şey, şu anda tam. Bunu gözlemleyince, bırakıverir sabırsızlık sizi. Düşer kalbinizden ve kalbinizi sıcacık bir doygunluk duygusu kaplar.
Hatta nihayetinde kısmetse öyle bir an gelecek ki, uğrunda sabır dilenecek arzunuz bile kalmayacak... 
 

 


 
YÜRÜ YA(Ğ) KULUM!
SABIR SERİSİ VOL.2
Efendim, İtalyanlar makarna pizza yiyorlarmış da, Fransızlar peynirleri şarapları güpletip kilo almıyorlarmış da biz neden alıyormuşuz. Nedeni çok basit, sen 10 tane yerken o 4 taneyle doyuyor mesela. Sen çekirdek çitleyerek televizyon izlerken o saatlerce yol yürüyor mesela. Sabah kahvaltısında fransızlara bir kruasan bir kahve yallah. Bizim gibi oturup “ooh, şu peynirden de alayım, yok ekmeğimi yumurtaya da banayım”, yok onlarda.
Şaka bir yana, bazı insanlar biraz daha hızlı hazmederler, metabolizmaları daha hızlı çalışır evet bu doğru ama insanoğlunun hazım sisteminin de bir ortalaması var. Hesap çok kolay : Ne kadar kalori alıyorsun, ne kadar yakıyorsun. Haftada normalde aldığınızdan 500-1000 kalori az aldınız mı yarım ile bir kilo arası veriyorsunuz.
Diyetteyken herşey günah, çıkınca da herşey sevap anlayışı bizi mahfediyor. Aslında ne yediğinin çok bir önemi yok. Herşeyi yiyebilirsin. “Ne kadar” yediğinin önemi var. Çoğunlukla ayarsız yiyoruz. Neyden ne kadar yediğimizden emin olamıyoruz. “Bir lokmacık yedim işte”yle olacak iş değil bu. Oturun, neyi ne kadar yediğinizi yazın ben size kalorisini hesaplayayım. “Aboooov!” diye gözleriniz pörtler. 
Gerçekten kilo vermek istiyorsanız, bu işte disiplin kısmı çok önemli. Ama sadece disiplinle de olmaz, inanacaksınız olabileceğine. Kendinize bunu hak görmeniz gerek. Mideye indirmeden önce kendinize şunu sorun : Zayıflamış halinizi mi daha çok seviyorsunuz yoksa o bir ekstra köfteyi mi?
Şunlar çok önemli :
-       Yağlarınız 1-2 haftada erimeyecek. Kalıcı form istiyorsanız bu, size de bağlı olarak 2-3-4 ayınızı, belki daha fazlasını alacak.
-       Sofradan ¾ dolu mideyle kalkmaktan zarar gelmez. Asla patlarcasına yemeyin.
-       Kendi belirlediğiniz de olsa yine de bir disipline girmeniz gerekecek.
-       Şok diyetler sizi sadece sağlıksız yapar, aç bırakır.
-       2 hafta düşük kalorili beslendiniz diye 3. Hafta size abanma lüksünü vermez.
-       Çok sıkı diyetlerin sonu sıkı yemelerdir (Buzdolabında uykuya dalan?!?)
-       Hareket etmek şart! (Günde min. 30 dakika) Hem enerjinizi arttırır, hem seratonin miktarını
-       Acıkmadığınız sürece hiçbir şey yemeyin.
-       Sabah kalkar kalkmaz en az 500ml su için. (içebiliyorsanız 1lt)
-       Yavaş yeyin kimse sizi kovalamıyor. İyice çiğneyin.
-       Yemekle beraber birşey içmeyin. İlla “lokma gitmiyor boğazımdan içesim var” diyorsanız, o zaman ılık su. 
-       Sağlıklı ve fit bir hayatı yaşam biçimi ve genel bir iyilik&mutluluk halini yaşam biçiminize çevirmek istiyorsanız, yoga, nefes ve meditasyona da merhaba demenizi öneriyorum.
 

 
 
 

BAŞAŞAĞI DÜŞÜNÜN! / THINK THE OTHER WAY AROUND




 Kilo verememekten tutun, yaşamda hayallerimizi gerçekleştirememeye kadar pek çok alanda bizi yanıltan, düşünme alışkanlığımız.

Kendinizi hiç yapmak istediğiniz şeylerin önüne engelleri koyarak düşünürken yakaladınız mı? Mesela, “çocuğumun ödevleri biterse akşam nefes programına katılabilirim,” “iradeli olsaydım kilo verebilirdim,” ya da “eşim bu akşam çocukla ilgilenirse ben de arkadaşlarımla buluşabilirim,” gibi...

Bu ne demek aslında? “İstediğim şey önceliğim değil. Olsa da oluuur, olmasa da. Ben yenilmişim zaten hayata. Tırmalamama da gerek yok. Çünkü pek çok şeyi şartlar belirliyor benim için.”

Peki hiç şöyle düşünmeyi denediniz mi? “Ben nefes programına katılmayı hedefliyorum.” Bu kadar.
“Ben kilo vermeyi hedefliyorum.” Bu kadar.
“Ben arkadaşlarımla buluşmayı hedefliyorum.” Bu kadar.

Bütün engeller, sizin yaşamdaki güçlü isteklerinizin karşısında ezik kalır. Siz yeter ki engelleri kaldırmayı hedefleyin!

Hangi şart sizden önde durabilir ki?
Dağları delecek gücümüzün önüne hayali engelleri koyuyoruz çoğu zaman...

9 Kasım 2012 Cuma

"SUS KIZ!"






TÜRKİYE’NİN "ÇALIŞAN KADINLARI"
(Erkekler için yazdım)

Bir önceki yazımda, Türkiye’de çalışan anne olmanın zorluklarını ve erkeklerimizin de bu konuyu iyileştirmek yolundaki rolünün çok büyük olduğunu yazmıştım. Bu konuyu ısrarla irdelemeye devam edeceğim. 

Bu hafta KAGİDER’in düzenlediği İstanbul'da gerçekleşen “3.  Uluslararası Kadın Girişimcilik ve Liderlik Zirvesi”ne katıldım. Seneye de katılacağım. Ama bence erkekler de katılmalı bu konferansa!

Zirve notlarımı da yarın daha detaylı olarak paylaşacağım. Fakat beni en çok etkileyen şey şu oldu : Kadınların Türkiye’de ekonomiye katılımı 185 ülke arasında 169. sırada. Bunun yanısıra, 500 şirket arasında yapılan araştırmanın gösterdiğine göre, yönetim kurulunda en az 2 kadın yöneticisi olan şirketler çok daha başarılı! Yani kadınların ülke ekonomisini destekleyici potansiyelleri inanılmaz! "Bunu ülke olarak bizim de kullanmamız gerekmez mi!?" diye kendime sordum ve yapım gereği bu sorumluluğu üzerimde de hissettim.  

Eskiden erkekler avlanıyorlar, kadınlar kızartıyorlarmış. Fakat devir değişti. Şimdi kadınlar hem avlanıyor hem kızartıyorlar. E, erkeklerimiz de takdir ederler ki, şirketler kadınlarla çok daha neşeli, renkli. Fakat sorumluluk fazla binince kadınlarımız bu yükün altında eziliyor, mutsuz oluyorlar. Hatta depresyonun eşiğine geliyorlar. Türkiye’deki kadınların çoğu antidepresanlarla ayakta.

Kadınlarımızı daha mutlu etmek istiyorsak, erkekler kafa kafaya verip çok basit birkaç değişiklik yapabilirler. Mesela : 

-       Evdeki işleri (anneleri şu ana dek öğretmemiş olsa bile) eşlerinden öğrenip bölüşmek. Kadınlar da bayıla bayıla toz almıyorlar, inanın!

Benim kocam da evde perde asarak büyütülmemiş sonuçta. Ama artık evimizi birlikte temizliyoruz. Bulaşık makinesini de boşaltıyor, yatağı da yapıyor, gerektiğinde çamaşırları da asıyor.

Bana evlenmeden önce “ben sana bakarım” dedi. Ama çalışma aşkımı görünce, tam canım burnuma gelip de pes etmenin eşiğine geldiğim zamanlarda beni vazgeçmemem için yüreklendirdi, popomdan ittirdi. Bence o, dönemin en modern, en gelişime açık erkeklerinden. Kendisiyle eşim olduğu için gurur duyuyorum.

-       Çocuğunuzla eşit derecede ilgilenerek. Veli toplantılarına kardeş payı katılarak, gece ağlıyorsa bazı geceler kalkarak. Bebeğinizin altını temizleyerek. 

-       Kadınlarının başarılarıyla gurur duyarak, onlarla heyecanlanıp, onlara arka çıkarak.

-       Aileleri için yaptıklarından dolayı onları onurlandırıp, sık sık bunu hatırladıklarını belli ederek.

“Sus kız!”, “Kır dizini otur aşşaaa!” devri geçti dostlar...

Modern Türk erkekleri, gelin kadınlarımızı depresyondan çıkaralım. Mutlu aileler ancak desteklenen, takdir gören ve neşesi yerinde kadınlarla birlikte mümkün olabilir.
Öyle değil mi?

Arzu Özev Hakkında



Arzu Özev
Uluslararası Art of Living / Yaşama Sanatı Vakfı
Türkiye Temsilcisi ve Yöneticisi
Nefes, Yoga, Meditasyon ve Stres Yönetimi Eğitmeni – Holistik Yaşam Koçu 

1983 yılında, İstanbul'da doğdu. Saint Joseph Lisesi'ni bitirdi. University of Massachusetts, Amherst'te psikoloji okuduğu yıllarda Sudarshan Kriya nefes tekniği ve yoga öğretisiyle tanıştı. Daha mutlu ve sağlıklı bir yaşam kapısını açan, dünya çapında 150 ülkede yaygın bu nefes tekniğinin ve derin yoga bilgisinin deneyimi ve etkisiyle Hindistan başta olmak üzere, Yeni Zelanda, Güney Afrika ve Almanya'da öz bilgisi ve yoga konusunda eğitimler aldı.

Nisan 2005'te Güney Afrika'dan "Art of Living - Sri Sri Yoga Eğitmeni", Şubat 2006'da ise Hindistan'dan "Yaşama Sanatı (Art of Living) Yetişkinler, Gençler ve Çocuklara Yönelik Kişisel Gelişim, Stres Yönetimi ve Potansiyelini Açığa Çıkarma" üzerine yetişkinler için "Art of Living Nefes", Gençler için "YES", çocuklar için "Art Excel" eğitmenlik sertifikaları ve iş dünyasından ilişkilere kadar uzanan geniş bir yelpazeyi kapsayan "Kişisel ve Kurumsal Koçluk Sertifikaları"nı aldı.

Dünya barışı için, insanın önce kendi içinde huzur ve barışı bulmasının esas olduğu inancıyla, olabildiğince çok kişinin daha sağlıklı, stresten arınmış ve mutlu bir yaşama kavuşması için Türkiye'de (THY, Kale Holding, Boğaziçi Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi vb.) ve dünyanın çeşitli yerlerinde (ABD, Almanya, İtalya, Yeni Zelanda vb.) "Art of Living Yoga" ve nefese yönelik "Art of Living - Nefes Alma Sanatı" programları ve stres yönetimi konusunda bireylere ve firmalara yönelik seminerler vermektedir.

Aynı zamanda da dünya çapında 150 ülkede temsilciliği olan Art of Living - Yaşama Sanatı Vakfı'nın Türkiye temsilciliğini ve yöneticiliğini yapmaktadır. Ayrıca her ay holistik ve sağlıklı beslenmenin önemini vurgulamak üzere “Mutlu Mutfak”  Sağlıklı ve Alternatif Lezzetler Atölyeleri düzenlemektedir.  Bunlara ek olarak, tüm tecrübelerini holistik yaşam koçluğuyla da birleştirerek danışanlarının zihin, beden, ruh bütünlüğü içinde sağlıklı ve bütünsel bir yaşama kavuşmalarına destek olan bireysel seanslarına devam etmektedir. (www.arzuozev.com)

7 Kasım 2012 Çarşamba

KADIN





KADIN

Bugünlerde pek çok öğrencim, danışanım ve arkadaşlarımdan dinlediğim şehrin önemli bir sorununu yazmak istedim: Çoğu evli, çocuklu ve çalışan kadının sıkıntılı, bitkin ve huzursuz olması. 
Kadın mutlu olmadığı zaman, ailelerin mutluluğundan bahsedebilir miyiz?

Evli ve çocuklu olmayanlar ya da çocuklu ve bekar olanlar sıkıntısız anlamında söylemiyorum. Ya da evli ve çocuklu erkeklerin de sıkıntısız olduğunu söylemiyorum. Herkesin sıkıntısı kendine göre. Fakat Türkiye şartlarında hem evli, hem çocuklu hem de iş kadınıysa, alıp böğrüme basasım geliyor onları...Hem eve koş, hem çocuğa bak, hem para kazan... Ben de zaten bu konuda çok doluyum, yazayım da rahatlıyayım dedim. Benim kocam bir hayli bilinçli çok şükür, sıkıntım yok. Her konuda işleri bölüşüyoruz kolay kolay. 

Bizim kültürümüzde erkek anaları biraz buldumcuk. Kırılmaca darılmaca yok, öyle. Benim annem de önceleri öyleydi, sonradan akıllandı. Neymiş efendim erkek mutfağa girmezmiş, erkek toz almazmış, ev işiyle uğraşmazmış, bulaşık çamaşıra bulaşmazmış. Son zamanlarda kız anaları da öyle oldu ya, hadi neyse... Yeni evlenecek bir arkadaşım var, o anlattı; yazın karpuz almışlar ikisi de karpuz kesmeyi bilmedikleri için karpuz çürümüş, çöpe atmışlar.

Aslında gelmek istediğim nokta, kadınlarımızın haddini aşkın sorumluluklarının olması. Toplumun yüklediği ve bir insan kapasitesini aşan sorumluluklar. Bir insan nasıl hasta olmadan, tek başına hem çocuğuna bakar, hem evinin tozunu toprağını toparlar, yemeğini yetiştirir, hem kocasına güleryüzle, sevecenlikle yaklaşır, hem de dışarda iş hayatındaki zorluklarla savaşıp eve para getirebilir ki? Çoğu zaman takdir bile edilmeden... Bir teşekkür görmeden... Doğal gibi karşılanarak tüm emekleri... 

Ben erkeklerle kadınları bir tutmuyorum. Kadının yeteneği olan iş ayrı, erkeğinki ayrı. Babası çocuğu emziremez mesela. Ama bir iş bölümü olmalı, daha fazla takdir edilmeli kadınlar...Sadece anneler gününde, Dünya Kadın gününde değil, her daim kutlanmalı, hatırlanmalı. Aksi halde kadınlarımız bitip tükeniyor. O kadar çok bitkin kadınla karşılaşıyorum ki, içim burkuluyor... 

Yazmadan edemedim...

5 Kasım 2012 Pazartesi

Patlangoç






 PATLANGOÇ (For English www.arzudorter.blogspot.com )

Bazı zamanlar hayatın lastikleri patlar, herşey ters gider. İllet, şirret, nalet bir insana dönüşebiliriz o zamanlar. Bu patlangoç zamanlarda ne mi yapalım? Yo yoooo yemeğe saldırmayalım!! 

Patlangoç zamanlarda önce kendinizi bir odaya kapatıp (yooook! gaz odası değil ayol! yatak odası olur mesela) yarım saat kadar ağlayın.  Fakat sonra işi geyiğe, kendinizi bilgiye vuracaksınız. Özbilgisine. Başka yolu yok bunun.

Olayları o kadar çok üstümüze yapıştırıyoruz ki, sanki ölümüne o olayın içinde kalacakmışçasına. Öyle birşey yok. Olaylar da geçecek ve değişecek, insanlar da. Kimse bu dünyaya kazık çakmadı hepimiz ölüp gitcez işte.

Ölümü düşünmeden yaşıyoruz çoğu zaman. Ölüm deyince bunalıma girmeyin hemen! Öleceğini bilerek yaşamak, insana kendini önemsiz hissettirir. Yani sandığımız kadar da önemli değiliz aslında. Başımızdan geçenler de kendimizi hasta edecek kadar önemli değil. Biz, bu terane sonsuza kadar sürüp gidecekmiş gibi yaşıyoruz. Yalan mı ya? Oysa acı bir gerçek var ki, o da biraz sonra ölebileceğimiz. Biraz sonra ölebileceği gerçeğini idrak eden insanlar daha rahat, daha gevşek olurlar.

Bir gün bir taksiye bindim ben mesela. Yer: Taksim, İstanbul, saat 18.00. Bir Cuma günü. Trafiği siz hesaplayın. İstanbul’da bir trafik muhabbetinden, bir hava muhalefetinden, bir de nasılsın sorusuna, “ne olsun işte koşturmaca” geyiğinden hiç hazzetmem. Yine de galiba içinde yaşadıkça ara sıra ruhu içime kaçıveriyor...İşte bu gün de onlardan biri. Taksici arkadaşa, alelade, “sizin işiniz de zor” demiş bulundum. Adam benle dalga geçti, “Bu mu zor!? Ben Hakkari’de 4 sene komando olarak görev yaptım. Teröristlerle çatıştım. Bir sürü de arkadaşımı şehit verdim. Bu ne ki?!”

Biz hep kendi dertlerimiz içinde yoğruluyoruz. Patlangoç günlerinizde, o anın patlangoçluğunu unutmak istiyorsanız, gidin daha patlangoç durumda olanlara yardım edin. Emin olun öyle birilerini bulabilirsiniz. 
Fazla aramanıza gerek bile kalmayacak. Yüreğiniz ferahlayacak, içiniz umut ve mutlulukla dolacak, görün bakın. Herkes herkese, her ne durumda olursa olsun yardımcı olabilir. Yaşadığımız zorluklar, onları iyi değerlendirdiğimiz takdirde bizi daha yararlı, daha hayata bağlı bir insan yapmıyor mu ki? Yapıyor...

O kadar bencil, yalnız, içine kapanık hayatlar yaşamayı öğrendik ki bir yaramıyoruz çoğumuz şu kabuğu. Kabuğu yarıp da komfor alanından bir çıktık mı, neler bekliyor orada bizi neler... Niyetlenince çok kolay patlangoç günlerde yaralarımızı sarmak. Bir gülümseme, karşılıksızca yapılan bir iyilik, beklenmeyen sakin bir cevapla iyileştirebilirsiniz birilerini...

İyilik yaptığınız insanlardan iyilik beklemeyin. Size karşılık vermeyebilirler. Ama nasıl olsa bir şekilde size geri döner yaptıklarınız. Evet, insanlar atar belki fakat evren size kazık atmaz...

3 Kasım 2012 Cumartesi

Modanın Ötesindeki Yoga


MODANIN ÖTESİNDEKİ YOGA 

Yoga, haftada bir iki kere derse gidip, vücudunu esnetip iki nefes almak mı ki acaba? Hiç yoktan iyidir ama ben ona naçizane “sosyete yogası” diyorum. Batı, yine her zamanki “fast food” anlayışıyla kısa yoldan esneme hareketlerini ve bir iki nefesi sofraya getirip, işin esasını çöpe atmaya yatkın.

Yoga, 5000 sene öncesine dayanan kadim bilgelik yolu. Kelime anlamı olarak “yuj” kökünden geliyor. Birleşmek demek. Beden, zihin ve ruhun birarada uyum içinde, dengede olması. Eskiden yoganın esneme hareketleri bölümü (asanalar), uzun süre meditasyonda rahatça oturabilmek için yapılırmış. Yogada nihai hedef meditatif bir zihin durumu. Fiziksel hareketler sadece araç. Fazla abartıldığı zaman da fiziksel boyutta kalakalıyor insan, hırs haline bile gelebiliyor adeta, “baaak sen bunu yapabiliyor musuun?” şeklinde. :)

Yoga yolu, insanı varoluşunun tüm potansiyelini yaşamaya yönlendiren bir yaşam biçimi, yaşama bakış açısı. İlla tepetaklak hareketleri yapabilmek gerekmiyor yogi olmak için. Öyle olsa, akrobasinin diğer adı yoga olurdu. Yaşama karşı taktığı gözlükler insanı gerçek bir yogi yapıyor. Yogi olmak, insani değerlerini hatırlayarak, bize verilen bu hayatın değerini kavrayarak, hayat sevinci ve zihin dinginliği ile yaşamak demek. Yogaya başlamanın yaşı yok, kilosu, esneklik önkoşulu da yok.

Batı’da moda olan haliyle yoga, “hatha yoga”, yoga esneme hareketlerini (asana) ön planda tutuyor. Yoganın daha pek çok kolları var. Mesela Gyana Yoga (yoganın bilgi, sohbet bölümü), Karma Yoga (yoganın hizmet öğretisi), Bhakti Yoga (adanmışlık yolu)...

Hatha yoga, fiziksel dengede kalmak için son derece önemli ve gerekli. Fakat herkese, yapabildiği kadarı gerekli. Yoga, yaşam biçiminizi, olumsuz davranışlarınızı değiştiriyor mu, çocukluğunuzda yaşadığınız sevinç dolu duygulara kavuşuyor musunuz, daha huzurlu, daha iyi, yaşama bağlı bir insan oluyor musunuz siz ona bakın...

Biz ne kadar yazsak çizsek da gerçek anlamda deneyimleyince tadını damağında bırakıyor yoga...Bizimkilerin maceralarını dinlemek isterseniz : http://srisriyogilerindiliyle.blogspot.com/ 

Yogayı bütünselliğiyle öğrenmek isteyenler buraya!!

YOGİK ÖNERİLER :

  • Haftada bir gün taze sebze-meyve sularıyla detoks yapın.
  • Günde 2 kere meditasyon yapın.
  • Bir yoga eğitmeninden güneşe selam serisini öğrenin. Hergün uygulayın.
  • Hergün nefes egzersizleri yapın.
  • Patanjali’nin Yoga Sutralarını okuyun.
  • Sık sık doğaya çıkın.
  • Akşam yatmadan önce gününüzü gözden geçirin, kendinizle hesaplaşın.
  • Gün içinde nefesinize eşlik edin.
  • Olumsuz duygularınızı gözlemleyin.
  • 1 hafta vejeteryan takılın.
  • Sigarayı bırakın.
  • Hepsinden de öte, Art of Living Workshoplarına katılın!!! 

TEMCİT PİLAVI  
MODANIN ÖTESİNDEKİ YOGA VOL.2

“If you always do what you always did, you will always get what you always got.” Jackie “Moms” Mabley

“Her zaman yaptığını yapmaya devam ettiğin sürece her zaman aldığın sonuçları alırsın.” Jackie “Moms” Mabley

Formul basit. Memnun değilsen, değiştir.

Üniversite yıllarımda, Buddha’nın “yaşamak eziyetlidir” sözünü duyunca çok sinirlenmiştim. “Hadi be ordan sen de Buddha kardeş, n’aptın ya, var mı yaşamaktan daha güzeli?!” diye geçirmiştim içimden.

Ana, sonra bir başladım kendi kafamda olup biteni izlemeye, yandım Allah! İstediğim bir şey oluyorsa seviniyorum, olmuyorsa üzülüyorum. Biri bana güzel birşeyler söyler, pohpohlarsa, o gün iyi not alırsam seviniyorum, yok kilo alırsam, biri beni iteklerse, canımı sıkarsa gece uykularım kaçıyor. Yok hastalanıyorum, yok endişeleniyorum, yok adet öncesi sancılanıyorum, yok hormonlarım tavan yapıyor, arızaya bağlıyorum. Hep aynı, bir girdapta yaşayıp gidiyorum. Hiç içinden çıkmadan, hiç başkalarını önyargılarken dönüp de kendi popoma bakmadan...

Gözlemledikçe kendimden sıkılmaya başlıyorum… Tam “bir çıkış yolu olmalı!!” diye dövünürken, tabii ki yolum Buddha’ya, Krishna’ya, Mevlana’ya ve yogaya düşüyor… Düşüş o düşüş, ordan sonrası çıkış artık... Uzun ince bir yolda, derdi kendine dönmüş, külahını önüne almış, aciz bir çıkış…

Hergün aynı güne uyanıp, aynı şeylere sinirlenip, hayıflanmıyor muyuz? Aynı tas aynı terane. Bir çıkıp baktın mı, bütün gerçekliğiyle cascavlak karşında hayat. Eee, peki ya neden tekmeyi savuramıyoruz eski alışkanlıklara o zaman? Kilo vermek isteyip kontrolsüzce yemeye devam etmeler, işinden şikayetçi olup binbir söylenmeyle güne başlamalar, her gün “bugün sigaraya son!” deyip deyip tekrar başa sarmalar?

Zihnimiz egomuzla bir olup ipleri ele almış, bizi döndürüp duruyor parmağında. İstediği yere çekiştiriyor işte. Şeytan dedikleri bu olsa gerek. Çıkmak isteyip içimizden çıkaramadığımız alışkanlıklar. Bu zihinsel döngüler hayatımızı dört bir tarafa savururken, biz izleyip “ah vah vah”lanıyoruz. Kendi gücünü unutmuş, şeytanına kul olmuş bir Tanrı gibi. Yogada zihnin bu temcit pilavı hareketine “samsara” deniyor. 
Yoga, uyuyan o Tanrıyı uyandırma yolu işte...