23 Kasım 2012 Cuma

İÇİNİZDEKİ DEPRESSİFLE SAVAŞ KIŞI! :))

 
Bu mevsim dönüşleri, tam hasta olmalık, depresyona girmelik, yorgun argın zamanlar.. 


Çikolata, tatlı, sıcak tutacak, iç ısıtacak ne varsa hüpletilesi aylar geliyoooo...
 
Bütün kemikleri ağrır, canı bişey istemez, işe gidesi gelmez, yorgan altı kalakalası, kilo alası gelir insanın...

Kendinizi Bezgin Bekir havalarında buluyorsanız şaşırmayın, yalnız değilsiniz! 

Amaaa bezginlikten kurtaran, enerji veren ipuçlarını aşağıda bulabilirsiniz! :))
  • Tatlı yemek yerine sahlep için. Hatta gidin mısır çarşısından alın, evde kendiniz yapın
  • Unlu, şekerli tatlılardansa bal, pekmezi seçin
  • Yediklerinize çok dikkat edin, ağır ve yağlı yiyecekler, ayran ve yoğurttan bir süre uzak durun. Bol sebze meyve tahıl bakliyat kuruyemiş!
  • Haftada bir sauna, spa, masaj, hamam... ne bulursanız kendinizi içine atın
  • Her gün bir öğünde sadece meyve salatası & meyve suyu için
  • Kendinize kahkaha atacak sebepler yaratın, sebep yoksa sebepsiz yere gülün deli deli
  • Bol bol ama bol su için (enerji verir!)
  • İçinizdeki ses "hayıııır!" diye bağırsa da spora başlamak için en güzel zaman!
  • Yogaya gidin. 
  • Nefes & Meditasyon öğrenin, bize gelin!!
  • Yenilikler yapın! Mesela evinizin dekorasyonuna bir iki ufak şey ekleyin değiştirin, saçınızın rengini, stilinizi değiştirin. Çılgın birkaç parça alın.
  • Kendinizi değiştirin, Art of Living kurslarına katılın! 
  • Kendinize bir yaşam koçu bulun, sizi yargılamadan dinlesin, hedeflerinize ulaşmanızda size koçluk etsin. (Beni de arayabilirsiniz!)
  • Kendinizi yenmeye, içinizdeki sizi yanlışa yönelten seslere yüksek sesinizle "HAYIR!" demeye odaklanın. 
insan kendine karşı verdiği savaşı kazandığı zamanlarda yücelir.
kendini suçlaman geçtiyse zırhını tak, savaşa hazırlan!
  • Hayatın anlamını araştırın. Kimliğinizi sorgulayın. Yaşamdan ne istediğinizi netleştirin. Kendinize 5 yıllık hedefler belirleyin.
  • Size ilham veren yazarların kitaplarını alın, okuyun.
  • Zihninizi, düşüncelerinizi gözlemleyin. Dışarı çıkın ve size neler yaptırdığına bir bakın.
  • Kendinizde sevmediğiniz yönleri değiştirin. Korkularınızla yüzleşin.
  • Yaşama sarılın ve deriiin bir nefes alın!

22 Kasım 2012 Perşembe

"Kilonuzu Sağlama Alın" Serisi


KİLONUZU SAĞLAMA ALIN VOL.1

Sağlıklı olduğunuz kiloyu siz bilirsiniz. Eğer o kilodaysanız ne ala. Sağlıklı kiloda olmanız, sağlıklı besleniyorsunuz ya da yaşıyorsunuz demek değil tabii ki. Kilo vermeniz gerekiyorsa verin, yok gerekmiyorsa yine de hareketli olmak, vücudunuzu sağlıklı beslemekle yükümlüsünüz.

Ha, bugün öyle bir zorunluluğunuz olmadığını düşünüyor olabilirsiniz. İlerde sisteminiz erken iflas ederse, yok romatizmam, yok kalbim aman da ağrılarım, diz kapaklarım, unutkanlıklarım diye başladığınız vakit aklınıza geliverir bu satırlar.

Yoksa şimdiden muzdarip misiniz bunlardan? Yine bile geç değil, yoga yapın, nefes öğrenin, meditasyon yapın, doğru beslenmeye bakın.

Kilo vermeniz gerekiyorsa şayet, ben size yardımcı olabilirim. Fakat benden sadece kilo vermek için koçluk almayın. Bedensel, zihinsel ve ruhsal (holistik)  olarak yaşam biçiminizi ve kendinizi “iyi”leştirmek üzere koçluk alın. İşte bu konuda size sonsuz yardımım dokunabilir.

Kilo vermekse amacınız, hedefinizi belirleyin önce. Kendinizi zorlamaya gerek yok. İlk 2-3 ay kilo vermeseniz de olur. Vücudunuz yeni ritmine alışacak ilk bir kaç ay. Beslenme alışkanlıklarınızı değiştirmeniz gerekebilir. Örneğin York testine göre Türk insanının büyük çoğunluğunun mayaya ve glutene intoleransı var. Gel de ekmeği bırak şimdi taze taze! Ama belki de bu yüzden dombilliyorsunuz?!

Kilo vermek kolay. 10 gün meyve suyu için, ahanda 5 kilo verirsiniz. Ama 2 haftada da şıppadanak geri alıverirsiniz hemen.  Verdiğiniz kiloda kalmak istiyorsanız acele etmeyin. Adım adım. Yavaş yavaş. Harala gürele olmaz bu işler. Vücudunuzu alıştırarak vermek zorundasınız. “Yok ben aceleciyim, hemencecik verivereyim” demeyin. Kilo verirken uzun vadeli düşünün, beslenmenizde tüm yaşamınızı sağlıklı bir hale getirecek alışkanlıklar edindirin kendinize. 

 
KİLONUZU SAĞLAMA ALIN VOL.2 

Deneyimimce hem sağlıklı hem eğlenerek kilo verilebilir.
Bu yazım, özellikle kilo vermek isteyenler için.

Bir kere zayıflamaktan daha önemli birşey var ki o da verdiğin kiloda kalabilmek. Yoksa hepimiz kaç kere verdik verdik, sonra aldık! Sinir olduk, ağladık sinirden. Benim işim uzun vadede, sağlıklı kiloda ve moralde kalacağınız bir yaşam biçimine kavuşmanız için size en çok hitap eden şekilde alışkanlıklarınızı değiştirmenize destek olarak hayatınıza karışmak.

Her zaman bir çıkar yol vardır. Yemeği sevdiğiniz şeylerden intoleransınız ya da alerjiniz olmadığı sürece vazgeçmeniz gerekmez. Neyi ne kadar yediğinizi bilin ve ona göre mideye indirin, yeter.

Çoğu zaman kilo vermek dış görünüşle ilgili olarak algılanır. Böyle olduğu zaman da verilen kilolar şıppadanak geri alınır. Kilo vermek, holistik bir iş. Verilen kilonun kalıcı olması için kafayı da değiştirmek gerek. Yani yemekle aranızdaki ilişki durumunu “it’s complicated”’den, “in a relationship”’e çevirmek. 

Sağlıklı kiloda olmak, kalmak ve böyle bir yaşam biçimini benimsemek, hem zihinsel hem fiziksel hem de ruhsal, yani holistik bir dengede mümkün.

Zayıflamanızın önündeki engeller ne? Çok mu hareketsizsiniz, içkiyi mi seviyorsunuz, abur cuburcu musunuz yoksa kendinizi kaybedercesine mi yiyorsunuz? Yemeği mi çok seviyorsunuz? Gerçekten sevdiğiniz yemek mi yoksa başka bir şeyi mi örtbas ediyorsunuz?

Kilo verirken şunlara çok dikkat etmelisiniz:

-       Kilo vermek icin ne yediğinizden daha önemli bir şey var ki, o da neyi nasıl ve ne miktarda yediğiniz.

-       Moraliniz nasıl? Üstünüzde kırk kilo yük, kafanızda dönen binbir tilkiyle beraber kilo vermek zor. Sadece bedeni değil, kafayı da hafifletmek lazım. (Art of Living seminerlerine katılın!)

-       Olumsuz duygular içindeyken yemek yediniz mi hazmedemezsiniz.

-       İştahınız nasıl? 3000 kalorilik bir diyetten hooop diye 1200 kaloriye düşmemezsiniz bir anda. Zamanla yavaş yavaş mideyi küçülteceksiniz.

-       Sizi ne heyecanlandırıyor? Coşku hissediyor musunuz hayata karşı? Yüreginizi ne hop hop sektiriyor? Vakit ayırıyo musunuz peki aşık olmaya, aşık olduğunuz şeyleri yapmaya?

Bir de şu var ki, şu anki durumunuzdan nefret etmeniz sadece süreci yavaşlatır. Olmak istediğiniz hali sevin ancak şu anki kilonuza da saygı duyun ve kendinizi sevmenizi engellemesin bu durum. Unutmayın ki vücudunuz herşeye rağmen size hizmet vermeye devam ediyor. Şükredin.

Diyet yaparken belli bir disipline gireceksiniz elbet, fakat eziyet çekmemelisiniz. Hareket, beslenme, nefes, yoga ve meditasyon uyum içinde seyretmeli. Niyetliyseniz, başlayalım!

20 Kasım 2012 Salı

Dombili Bambal Danslar :)



En çok kilo vermek istediğiniz zamanlarda, “Ohhh ohhh ne de dombiliyim, iyi ki de dombiliyim!” diye oynayarak dansettiğiniz oldu mu?  Ben böyle oynaya oynaya 12 kilo verdim. Hem dansederek kalori yaktım hem de kendimle eğlendim. Vücuduma aşık olduğum için değil. Ama içinde bulunduğum durumdan nefret etmenin kimseye bir hayrı olmayacağını anladığım için.

Siz kilo vermek isterken, zihniniz, içinde bulunduğunuz bedene hep karşı koyacak, istemeyecek onu. Kilo verirken moralinizin iyi olması çok önemli.
 
Bir şeyi istemediğimiz zaman hep öyle olmuyor mu? Örneğin öfkenize hakim olabilmek istiyorsanız, öfkeli olduğunuz anlardan nefret edersiniz. Hatta öfkeli davrandığınızda kendinizden.

Belki ilk başta biraz saçma gelecek ama hiç, olumsuz gördüğünüz yanlarınıza ya da önyargıyla yaklaştığınız kişilere kucak açmayı denediniz mi? Biraz zor da olsa bence deneyin. O kadar da olumsuz olmadıklarını, illa ki birşeylere hizmet ettiklerini göreceksiniz. Siz onları kucakladıkça, onlar sizi terkedip gidecekler.

Ya da kucaklamayı bir kenara bırakın, kurcalamayın hiç olmazsa.
Her ne ise yaşamınızda kurtulmak ya da değiştirmek istediğiniz şey, üstüne kafa kırdıkça içinden çıkılamaz bir hale geliyor. Bir yandan değiştirmek için elinizden geleni yaparken, diğer yandan tiye alın biraz dalga geçin kendinizle, kas kas nereye kadar öyle değil mi ya?!

Gevşeyin ayol azıcık ne o öyle ciddi ciddi! Rahat olun ki evren de biraz düğmelerini gevşetsin sizinleyken! Evrenle aranızdaki ilişki iki arkadaş ilişkisi gibi, sen gergin gergin "aman da ben niye kilo veremiyorum" diye dolanırsan, o da seni gerer valla hiç veremezsin.

Uzat bi ayaklarını bi rahatla yahu! N’apalım dombillediysen dombilledin, canından mı önemli yahu! Ohhh ... 

Kasık insanları kimse sevmez zaten hep arkasından konuşurlar. 

Nasıl  mı rahatlayacaksınız? Nasıl mı kilo vereceksiniz? Orası kolay...
Dilerseniz beraber planlayalım! :) info@arzuozev.com

19 Kasım 2012 Pazartesi

YAKA PAÇA


İki aşkım...


Bir yanda İstanbul... Yakası paçası dört bir yana ayrılmış, ceketinin düğmeleri birbirine kavuşamayan, oradan oraya koşturan şişman ve hırslı bir kadın gibi bazen...
 
Bazen de deli gibi aşık olduğumu hissettiğim, ışıklarını kalbime kalbime saplayan, Galata köprüsünün üstünden,  aşağıya adeta biri beni aşağı itse huşu içinde bir yaprak gibi savrulacakmışcasına kendimi kaybederek izlediğim şuh kadın İstanbul. 

Delirmiş keşmekeşiyle, gözüdönmüş trafiğiyle, yine de her gününe uyandığımda binlerce şükrettiğim şehir... 


Diğer yanda eteklerinde huzur bulduğum, rahibe Teresa kılıklı Bodrum’um...İçine girdim mi ben yokum sanki... Turkuaz denizlerinde bir dalıp bir çıkıyorum... Kendimden geçiyorum oracıkta...Pembe begonvillerini ruhuma dolamış, çeke çeke efsunlu efsunlu “geeel, geeel” diyor rüyalarımda... 

Ne garip bir çapraz, ne çarpık bir ilişki ikisi arasındaki?! 
Ve benim birbirine tamamen zıt iki şehirdeki garip duygularım! 


* * * 
Zıtlık demişken...

Herkesin birbirini değiştirmeye koşullandığı bir düzenin içinde yaşasak ve herkesi kendimize benzetmeye çalışsak da,  hepimiz aynı olsaydık dünya ne kadar sıkıcı olurdu kim bilir!? Düşünsenize herkes siz gibi... Ne korkunç! İyi yanlarımız, kötü taraflarımızda kör topal birşeylere hizmet ediyoruzdur elbet...

Patronunuzun naletliği belki hayalinizdeki işi kurmuya itti sizi ve bugün çok mutlusunuz bu yüzden. Gidip elini öptünüz mü? Bilmeden size ne büyük iyilik etmiş aslında!

Ya da geçmişinize dönüp baktığınızda kankalarınızla ettiğiniz laklak mı sizi güçlendirdi yoksa düşmanlarınızın tetikte tutması mı sizi?

Belki kulağınızı büküp size gerçekleri söyleyenleri hayatınızdan fırlatıp attınız ama can acınızdan tekrar doğmadınız mı?

Bir şeye kötü derken, tekrar düşünün... Belki sizin hiç bilmediğiniz ışıl ışıl bir yere itekliyordur sizi...

 

 

16 Kasım 2012 Cuma

NE EKSİK?


Ev, araba, iş, arkadaşlar, aile, para...
Herşeyiniz var ve yine de mutsuz musunuz?

Çok doğal, çünkü ruhumuzun besin değeri yüksek besinlere ihtiyacı var ve biz ona bunu sağlayamıyoruz. Biz Afrika’daki açlığı görünce üzülüyoruz ancak en büyük açlık ve her şeye sahip olsak da o boşluk bizim de içimizde.

Erenler, alimler, üstadlar, maneviyatı yüksek zatlar da aynı bizim Afrika’dakilere üzüldüğümüz gibi üzülüyorlar açlığımıza. Onlar da bizim ruhumuzu beslemek üzere kolları sıvamış, harıl harıl çalışıyorlar dünyada, biz bir lokma ruhsal vitamin alalım diye.

Çocuklara baktığınızda neşe, mutluluk ve masumiyet görürsünüz. Kendileriyle bağlantı halinde hareket eder çocuklar. Fakat sonra bu bağ kopar ve yapayalnız kalırız dünyada. İçinde yaşadığımız sistem, bize kendimizi hatırlatmak ve tüm potansiyelimizi hayata geçirmek üzere değil de, baskı, dayatma ve korku temellerine dayalı olarak kurulmuş bir sistem olduğundan kolayca unutuyoruz kendi gerçeğimizin inanılmaz hafifliğini...

İşte insanın dünyadaki yolculuğu bu kendiyle arasında kopan bağları tekrar kalbine dolamak, hafiflemek ve hayatı yine bir oyun gibi yaşamayı hatırlamak, zihnindeki prangaları ve kısıtlamaları kırmak üzere. Tıpkı internete bağlanmak gibi, üstadlar dekoder, yoga, nefes, meditasyon teknikleri ve özbilgisi ise şifreler.

Takın, çalışsın! :) 

15 Kasım 2012 Perşembe

ÖZGÜRLÜKLER ÜLKESİ


Özgürlükler ülkesi bizim ülkemiz!  Özgürlüğe nasıl baktığına bağlı olarak, mesela mecliste tavana çiğ köfte atma özgürlüğü var. E daha bi' dolu özgürlükler var.. Kafa bozuldu mu bir yumruk patlatma özgürlüğü, bağırıp çağırma özgürlüğü, kadınları susturma, pusturma ve aşağılama özgürlüğü...

Ammaaa konu ifade özgürlüğüne geldi mi, orda dur! Kendini ifade etmeye kalkan hapse giriyor yıllardır. Politikayı, medyayı geçtim, halk arasında da müthiş bir “Aman söyleme şimdi ayıp olur”, “sus yahu idare et işte”cilik had safhada... Bence Osmanlı’dan miras kalan alışkanlıklardan...

E ne oldu? Söylemedin, içinde biriktirdin biriktirdin, gittin sonra dedikodusunu yaptın orda burda. E, o daha ayıp!..Söyleyecek neyin varsa uygun bir dille söyleseydin ya içinde patlayacağına onca mesele...

Dedikodunun iyi birşey olmadığını çoğumuz bilsek de gerçekleri söylemekten korkuyoruz çoğu zaman. Bence dedikodu sigara içmek gibi. Kurtulamadığın bir zehri, zehir olduğunu bile bile bırakamıyorsun, içine içine çekiyorsun.

Söylemek istediğini nasıl ifade edeceğini bilmeyen ve buna alıştırılmamış insan, içini muhattabına boşaltamayınca dedikoduya sarıyor. Aslında bana sorarsanız dedikodu, “bu insan tükaka” demek değil; aksine, “hakkında konuştuğum insanı üstünde konuşarak vaktimi geçirmeye değer buluyorum” anlamına geliyor. 

İnsan kendi hayatında anlam bulamayınca, başkalarının yaptıklarından anlam çıkarmaya ve değerlerini ona göre belirlemeye çalışıyor sanki. Böylece hem daha çok dedikodu yapıyor hem de kendisi hakkında söylenenlerle ömrünü heba ediyor.

Hayata nasıl “anlam” yüklenebilir? ANLAM yaz 2230’a gönder! (Of ya çok kötüydü bu!..)

Hayata anlam yüklemek “işe yaramak” ilkesiyle hareket etmek bana sorarsanız.  Bir ideal ve değerler üzerine kurulu bir hayat seçmek kendine.. Her sabah o motivasyonla uyanmak : “Bugün birşeyleri daha iyiye götürmek için ben ne yapabilirim?”

Doğayla mı ilgileneyim, sanatla ya da insan haklarıyla mı, kadın konularını mı ele alayım yoksa çocuklarla ilgili birşeyler mi yapayım? Bir yerlerde gönüllü mü olayım...Dikkati oraya yönelttik mi konu çok!..

Bir işe yaradığını, iyi bir amaca hizmet ettiğini hissetti mi ne kimsenin ne dediğine ayıracak boş vakti olur insanın ne de söylenenler karşısında ölüp ölüp dirilir bana sorarsanız...

13 Kasım 2012 Salı

ŞEFKAT MERCİİ




“Anneeeee! Bittiiiii!!”
“Ya anne yaaa”
“Of anam anam!” 
“Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar...” bu liste uzar gider...

Memlekette şefkat mercii anne.
Kızlarımızın eksikliğini hissettikleri ise, baba şefkati.
Kocamızda, babamızda aradığımız ne ola ki şefkatten başka?

Bugün çok sevdiğim bir arkadaşımla kahve içiyoruz, “özlüyorum diyor, “boşver ben onları döverim, kimmiş benim kızımı/kadınımı üzen!?”” deyip bağra basılmayı özlüyorum...

Belki sadece kadın/erkek meselesi değil bu, hepimiz şefkati hissetmeyi, anlayışla, yargılanmadan karşılanmayı, hatalarımızın affedilmesini özlüyoruz. Çocukluktaki “annem nasıl olsa evde, bana bi’şey olmaz!” duruşumuzu özlüyoruz...
- -
Çağrının ailesi ve benimkiler yemek yerken, kadınlara yüklenen sorumluluklardan konu açıldı. Babam şaşkınlıkla (sanki yeni farketmişcesine) itiraf etti : “Hakkaten ha, biz de anneyle Almanya’da çalışırdık, beraber hastaneden dönerdik, ben pijamalarımı giyer televizyonun karşısına otururdum, anne Ata’yı emzirir sonra da mutfağa girer yemek hazırlardı.”

Bugün de bir fark yok aslında çoğu evde. Sizin evde erkeğiniz ev işlerine de koşuyorsa, bilin ki Türkiye’nin aydın erkeklerinden birine sahipsiniz.

Benim gözlerimin gerçeklere ilk açılışı, üniversite birinci sınıfta bir (erkek) arkadaşımın çamaşırhanede çamaşırlarımı yıkamış, kurutmuş ve katlarken bulduğum andır. Çok şaşırdım, çok hayran oldum ve de utandım. Neden utandıysam tişörtüm bir erkek tarafından katlanırken!? Hiç erkeklerin çamaşırlarla aralarındaki ilişkiyi düşünmemişim o zamana kadar, ne garip...Tamam erkek yalnız olur, kendi çamaşırlarını yıkama-katlama sorumluluğunu alır ama iki kişi için bu sorumluluğu almak, eğitimle olur ancak.

Yani velhasıl, sevgili erkek anneleri (ve bu duyguları paylaşan babalar tabii ki!) size sesleniyorum...Ne olur oğullarınızı sultanlar gibi büyütmeyin. Onlara da ev işlerini paylaştırın. Şefkatin kadınsal birşey olmadığını, bilakis, güç göstergesi olduğunu onlara anlatın, hissettirin.

Birlikte yeni bir nesil yetiştirelim.
Dengeli ve sorumlulukların sadece kadınlara yüklenmediği...